Bir varmış…Bir yokmuş…
12:06
Zehra Doğan / JINHA
Minicik kınalı elleri, içine çekercesine ninni söyleyen dudakları Kürtçe kokan sürmeli kadınlara…
Dünyanın bir yerinde, mutlu bir kasaba varmış. Bu kasabada insanlar, beraber çalışır beraber paylaşırmış alın teri armağanını… Düğünler… Öyle güzelmiş ki düğünler, mutluluğa haykıran kadınların zılgıtları yankılanırmış gökyüzünde…
Bu kasaba, güzel tanrıça Taimata’nın her bir göz pınarından akan Dicle ve Fırat adlı gözyaşlarının çizdiği bölgede, Mezopotamya’daymış… Halepçe’ymiş bu kasabanın adı…
Günlerden bir gün, bir bahar gününde gök yüzünde, kocaman güvercinler uçuşu vermiş… Kınalı çocuklar şaşkına dönmüş… Minicik ayaklarıyla gökyüzünde muhteşem uçuşan güvercinlere doğru koşmaya başlamışlar… Minicik kınalı ellerini göklere kaldırarak selamlamışlar… Nihayet güvercinler onları fark etmiş… Bu güvercinler tanrının mucizesi olmalıydı, çünkü bir de beraberinde bu çocuklara armağan getirmişti… Armağanlarını tek tek güzel kasabaya doğru indirivermişler… Ve sonra güvercinler kayboluvermiş…
Çocuklar bir birini ezercesine armağanlarına doğru koşmuş… Bu büyüleyici armağanlar yere indiği an kasabayı müthiş bir kokusu sarmış… O kadar güzeldi ki bu koku, kara gözlerini kapatıp derin derin soluyarak minik yüreklerine çekmişler… Oh mis gibi… Küçük kara gözler…Bir daha açılmamacasına kapanarak büyülü kokuya teslim olmuş…
Muhteşem koku, meğerse yalanmış, daha sonra bu koku gerçek yüzünü göstererek kötü kokusuyla insanları öldürüyormuş….Ama nerden bileceklerdi ki böyle bir şeyi…. Daha önce sahtekarlıkla, iki yüzlülükle karşılaşmamışlardı… Tanrının güvercinleri onları neden kandırsın ki…
Kadınlar… Erkekler… Minicik yürekler…7.000 can… Hepsi yok oldu… Güvercinleri Saddam, tanrıdan dilemiş ve dileği kabul olmuş meğerse… Bu güvercinler o kadar büyük, o kadar büyükmüş ki, göklerden inemezmiş. Bu yüzden tanrı, Sosyalizmi tüm dünyaya yaymak isteyen iyi kalpli insanlara, Sovyetlere yapmasını emretmiş… Hediyeleri de, Avrupa’da demokrasiyi yaymaya çalışan, insanlık mücadelesi veren tertemiz insanlara yapmalarını emretmiş… Onlar da tanrının emrine boyun eğmiş…Armağanlar, güvercinlerin sırtına yüklemiş (!)
Ama bir yanlışlık olmalıymış…Saddam bu kadar kötü olamazmış… Minik yürekler, kendi dilleriyle şarkılarıyla ekin ektikleri topraklarında oyunlar oynuyormuş…Saddam meğerse kötüymüymüş?…Bu topraklara sahip olmak mı istiyormuş?…Bu yüzden mi tanrıdan dilemiş güvercinleri?…Ama tanrı neden kabul etmiş ki bu dileği?...
O günden sonra kara bir leke olarak kalmış, bembeyaz dünyanın üstünde Halepçe… Fakat Saddam vazgeçmemiş yaptıklarından, üzülmemiş… 1988’in baharında, çocuklarla oynadığı bu kurnazca oyundan sonra daha çok eziyet etmiş güzel yüreklere…Geriye kalan birkaç insanın, geri yapabilecek tek şeyi kalmış… Göç… Kamyonların kasasına doluşu vermiş bu yürekler… Bilinmedik diyarlara…. Bilinmedik insanlara…Aynı kandan olan fakat meğerse onların da farkının olmadığı insanlarla, aynı eziyeti çekmeye doğru yola çıkmışlar… Bu yürekler, farklı insanlara doğru göç ettiklerini sanıyormuş fakat bilmiyorlarmış, kamyonların tekerleri farklı yerlere doğru dönmüyormuş… aynı yerde dönüp duruyormuş… dönüp duruyormuş… İsimleri başkaymış sadece…

