Frida, acıyı yaşamak istiyordu, çünkü onu resmedecekti

12:58

Zehra Doğan / JINHA


‘Resimlerimde kan var, ölüm var, yaralı bir kadın olarak ben varım. İmzam neredeyse hep kan kırmızısı’… Meksikalı ressam Frida Kahlo, bu sözleri söylerken, yaşam boyu çektiği sağlık sorunlarıyla mücadele ediyordu…


Yaşama dair tüm güzellikleri küçücük yüreğinde barındırarak tüm ressamları kendine hayran bırakan ve yeteneğiyle kendine ait bir dünya yaratan Frida’nın hayatına baktığımızda kadına dair tüm coşkuyu en ayrıntısına kadar yaşadığını görebiliriz. Daha en başından küçük yaşlarda geçirdiği çocuk felciyle bir bacağı sakat kalmıştı güvercin yürekli Frida. Çocuklar tarafından ‘Tahta bacak Frida’ diye çağırılıyordu ve bundan hiç rahatsızlık duymuyordu…


Asi bir genç kadın olan Frida, okul hayatı boyunca aykırı bir öğrenci olarak tanındı… Yerinde duramıyor, farklı arayışlara giriyordu. Fakat talihsizlik hiçbir zaman peşini bırakmıyordu. Frida, daha 18’inde bir araba kazası geçirdi…


“Tuhaf bir çarpışmaydı bu, şiddetli değil, ağır ve yavaştı. Herkesi sarstı beni daha çok sarstı. İnsanın çarpışmayı anladığı, ağladığı doğru değil, gözümden tek damla yaş gelmedi ve kılıcın boğayı delmesi gibi beni deldi geçti”diyordu… Demir çubuk Frida’nın sol bacağından girip leğen kemiğinden çıkmıştı… Bu kazanın ardından bir süre sonra bacağı kesilecekti…


Yaşamını korseler ve şiddetli acılarla geçiren Frida, hayata karşı kadınsı duruşundan ve tavrından asla vaz geçmedi… O, içinde kalmaya mahkum olduğu alçı korsesini, rengârenk kumaşlarla süsleyerek bir güzellik yaratmaya çalıştı… Buna rağmen Frida, acıyı en derin şekilde yaşadı… Hüznün kemiklerinden iliğine ilişmesine izin verdi ve  kederin verdiği derin sızıyı inceden tattı… Bütün bunlara izin veren güçlü kadın, acıyı tadarken, yaşamına engel olmasına karşı koymayı da biliyordu… Her acının üzerini kaplayacak bir kılıf vardı Frida’nın heybesinde… Acıyı yaşamak istiyordu çünkü onu resmedecekti…


Frida, alçılarla geçirdiği dönemi şöyle anlatıyordu:


“Yaşamım boyunca kaç korse kullandım? Kabaca otuz diyebilirim. Onları süsledim, boyalarla, küçük kumaş parçaları yapıştırarak, renkli tüyler, minik ayna parçalarıyla süsledim”


Her söylenene verecek cevabı olan asi ressam, 1929’da Meksika Komünist Partisi’ne üye oldu. 6 Temmuz 1907’de doğmuş olmasına rağmen, Frida, doğumunu, Meksika Devriminin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 yılı olarak bilinmesini istiyordu çünkü o Meksika’nın kurtuluşundan önce yaşamıyordu, sadece nefes alıyordu…


Frida, geçirdiği kaza sonrası yatağa mahkûm çaresiz bir kadın olarak kalmayacaktı… Resim yapmaya başladı. Babasından yatağının üzerine bir ayna yaptırmasını istedi. Frida bu aynaya ‘gecelerin ve gündüzlerin celladı’ diyordu. Bu aynaya bakarak, birçok ressamın cesaret edemeyeceği bir şeyi yapmaya karar verdi… Frida, artık yaşamının uzun bir evresini oto-portre yaparak geçirecekti…


Yatağında, yeni bir dünya yaratan güzel ressam, sevgiyi hiçbir zaman yüreğinden eksik etmedi. Sevmeyi kestiği an öleceği an olacaktı. Bu yüzden yaşama dair sevgisini bu sözleriyle dile getiriyordu:


“Yine de, bu alçı parçaları ya da çirkin demirlerle kaplanmış bu bedenime karşın, Bretto’nun deyimi ile, ‘Çılgınca sevilmiş’ olduğumu kabul etmeliyim. Aşk tanrıçası benimleydi herhalde… Sevildim, sevildim, sevildim… yine de yeterince değil, zira insan asla yeterince sevmez, bir ömür buna yetmez. Ben de hep sevdim. Aşkla, dostlukla. Erkekleri, kadınları…”


Bunca hastalığa ve günlerini yatakta geçirmek zorunda kalmasına rağmen olumsuzluklara taviz vermeden yaşama daire ne varsa çılgınca yaşamak istediğini söyleyen Frida, Meksika’nın ünlü ressamlarından Dego Riverayla evlenmiş ve bu adam tarafından aldatılmıştı… sevgiye dair inancını baltalayan bu aldatmayı geçirdiği buhranlı dönemlere rağmen yaşama sevincini asla yitirmedi… Çok sevmişti fakat bu şekilde de yaşayabilirdi… Frida, her şeyi ölesiye yaşmak istiyorum diyordu… Daha önce de, buna benzer birçok acıyı atlatmıştı küçük tanrıça… Mesela, bedenini alçıya teslim etmişti… Bir süre sonra tekrar Diego’yla beraber yaşasa da o, Diego’yu hiçbir zaman affetmedi…


Frida mavi küçük evinde, tüm benliğini sanata adadı. Yüreğinde fırtınalar kopuyordu… Acı Frida’nın yaşam çiçeklerini kurutuyordu pe ki ya tohumları?... Yaşama renk katan, sorgulayan ve savaşarak yenilerek, yok olarak tekrar dirilen bu kadının geriye bırakacağı bir şeyleri olmalıydı…”Bir defa, seçme şansım yoktu ve aslında pek de önem vermeksizin resim yapmaya başladım. Böylece bana eziyet edip her an beni sorgulayacak az kalsın kimliğimi elimden alacak olan görüntüyü çaldım” dediği sözlerden yıllar sonra Picasso, “Biz onun gibi oto-portre çizemiyoruz” diyecekti.


Hayata meydan okuyan gür kaşlarının altında hırçın bakan gözleri aslında yaşam doluydu. Kendini Meksika’ya adayan bu kadın, Geçirdiği kişisel bunalımlara yaşamında verecek çok zamanı yoktu çünkü daha önemli şeyler vardı hayatta… Meksika halkı gibi…


Yaptığı oto-portrelerinde görüldüğü gibi, doğallığın getirdiği farklı bir ihtişam vardı Frida’da. Her bir yüz hattı ayrı bir hikaye anlatıyor bizlere. Bitişik kaşlarında, derin gözlerinde ve her bir yılın ve acının verdiği yüz çizgilerinde haykırmak isteyen bir masal… Görünüşüyle ilgili hiç değişiklik yapmayan bu kadın ”Bedenimde belirmek ve yaşamı burada sürdürmek isteyen her bir kırışıklık, tüy ve beyaz saçlar… onlar bedenime ait, bana değil… bende hayat bulmuşlar sadece… onları yok etmeye hakkım yok…” diyordu.


Kangrenden bacağı kesilen ressamın bir süre böyle yaşadıktan sonra sağlık sorunları giderek arttı. 1954’te yaşama veda eden güzel ressam, bedeni yakılarak külleri mavi evinde muhafaza edildi… yaşama delice bağlı bu kadın, ölmeden önce ‘Yaşasın Yaşam’ natürmorttu ölümcül sancılarına rağmen resmetmişti… Diego, cenazenin yakıldığı an, gözyaşları içerisinde, eline kağıt kalem alarak Frida’nın yaşamın sonsuzluğuna doğru rüzgarın alevle dans ederek uçuşturduğu küllerini resmetti…


(la)