‘Barış ekilen topraklara giderken savaş...’
13:59
Esra Gültekin / JINHA
AMED – Geceden kalma yorgunluk, yeni bir güne başlıyor olmanın huzuru ile çıkıyorum evden. İnsan, dolu dolu geçen bir günün sabahında, arta kalan o güzel yorgunluğu neye değişir ki? Günlerdir Diyarbakır’ın ilçelerinde, köylerinde ve mahallelerinde 8 Mart hazırlıklarını izliyor; savaşın ve inkarın olduğu bir coğrafyada, barışı ve hakikati arayan kadınları dinliyordum. Bir diğer yolculuk öncesi karşılaştığım Zekiye Yılmaz; iri gözleri, beyaz tülbenti ile bize eşlik edecek hakikat arayışçısı kadınlardan sadece biri…
Zekiye Ana, otuz yıllık savaş dönemi içerisinde çektikleri üzüntü ve acılara, Paris’te katledilen 3 Kürt kadın siyasetçiyi de eklemiş. “Biz onlar için yürüyeceğiz, damarlarımızdaki son kan akıncaya kadar onlar için yürüyeceğiz” diyor. Ölümün yalnızca yok oluş olmadığını anımsatıyor. Ne istediklerini anlatmak için uzun cümleler kurmuyor. Kısacık bir cümle ile özetliyor her şeyi: “Biz dilimizin mücadelesini veriyoruz, kimlik mücadelesi veriyoruz, ulusal haklarımızın mücadelesini veriyoruz.”
Yola çıkma vakti geliyor, araç hazır… Soğuk ve bulutlarla kaplı Diyarbakır sabahına inat, yönümüzü baharın geldiği, yeşilin bir örtü gibi çevrelediği, o uçsuz bucaksız ovaların arasından Kocaköy’e doğru çeviriyoruz.
Kıvrılan yolların sonunda Kocaköy’e varıyoruz. Sakin, sessiz bir yer. Yokuş aşağı inen yolun başında duran aracımızı karşılayan kadınlar, köylerinden çıkıp merkezde yapılacak 8 Mart yürüyüşüne gelmişler. Yüzlerindeki tebessüm, sıcacık karşılamalarıyla birleşince iyice yatışıyor heyecanım. Genç kadınlar, anneler, çocuklar... Beş dakikalık bir yürüyüş ve sloganlar eşliğinde, basın açıklamasının ardından dağılıyor kadınlar. İndiğimiz yokuşu yavaşça ve sessizce çıkmaya başlıyoruz. Bu esnada bir anne ilişiyor gözüme. Yorulmuş, dinleniyor. Koluna girip beraberce çıkıyoruz yokuşu. Böylece tanışmış oluyorum Nevriye Anayla…
Nevriye Kaçan… Barış Anneleri İnisiyatifi adına gelmiş Diyarbakır’dan... O da Zekiye Ana gibi hakikat arayışçısı bir kadın. Var olan sesler tükense dahi, sessizliğin içinde gizlenen cümleler olurmuş. İşte Nevriye Ana, sessizliğin içinde kulağımda yankılanan sözcüklerin sahibi. “Kürdistan’nın başkentinden, renkli Amed’denim” diyor. Ve sözcükleri bütün hareketleri ile birleşiyor. Yaşı kaç olursa olsun, küçük-büyük fark etmiyor, bu topraklarda konuşan kim olursa olsun yaşamın ağırlığı ile tartıyor kelimelerini. Tek bir sözcüğün bile ne kadar can yaktığının bilincindeler… Kırmadan, incitmeden anlatıyorlar istediklerini.
‘Halkımız evinde, köyünde, şehrinde kendi halkıyla Kürtçe konuşsun!’
Nevriye Ana, “Her şeyden önce dilimiz için herkes kendi evinde, çocuklarıyla, arkadaşlarıyla Kürtçe konuşsun. Bizler dilimiz için binlerce şehit verdik, cezaevlerinde binlerce tutsağımız var, binlerce çocuğumuz dağlardadır. Dil için verdiğimiz mücadelede çok şey geldi başımıza. Bizi ezdiler, vurdular, tazyikli sular yedik. Halkımız evinde, köyünde, şehrinde kendi halkıyla Kürtçe konuşsun” diyor. Bunu söylerken de ekliyor: “Hiç bir dilin karşısında olduğumuz için değil ama dilimizi de unutmamak için…”
‘Biz her daim özgürlüğün peşinde olacağız’
Bütün Kürt Anneleri gibi ‘barış’ istediğini belirten Nevriye Anne, somut şeyler olmadan söylenen hiçbir söze inanmadıklarını belirterek şöyle devam etti:
“Bu devlete inancımız yok. Bugün Kürt halkı uyandı ve gerçeği biliyor. Erdoğan’ın laflarına inanmıyoruz, bizi kandırmaya kalkışmasın. Biz her daim özgürlüğün peşinde olacağız, özgürlüğe de hazırız. Erdoğan, ‘Ben barış’ı getireceğim’ diyor. Biz umudumuzu onun getireceği barışa bağlamıyoruz. Bu devletin de barışı getireceğine kesinlikle inanmıyoruz. Her şeyden önce bu operasyonları durdursunlar. Uçakları kentimizden uçurmasınlar. Çocuklarımızı şehit etmesinler. Kimyasallar atmasınlar çocuklarımızın üzerine. ‘Binlerce kişiyi bırakacağım’ diyor ama bununla birlikte de yüzlerce kişiyi tutuklayarak zindanlara atıyor. Bırakmıyor çocuklarımız gözünü açsın. Bu operasyonları artık durdursun. Artık annelere ölüm haberleri getirdikleri yeter!”
Gitme vaktimiz geliyor, yavaş yavaş toparlanıyoruz. Diyarbakır’a yaklaşmışken sol şeritte geldiğimiz yöne doğru giden zırhlı araç ve tankları görüyorum. Birinci tank, ikinci tank, üçüncü tank… Üstümüzde iki helikopter, az ileride kimlik kontrolü… Daha yarım saat önce “özgürlük” diye yankılanan caddelerden geçip, Nevriye Ana’nın dediği o dağlara doğru gideceklerdi belki. Barış ekilen topraklara giderken savaş, ön koltukta oturan Nevriye Ana’nın gözü bir yol boyunca geçen araçlarda, bir gökyüzünde. Tülbenti ile gözünü siliyor. Nevriye anne ağladı mı bilmiyorum, belli ki içindeki gözyaşını siliyordu biz görmeden…
(eg/gk)

