Suyu devletten ve şirketlerden korumalıyız!
11:14
Nuran AKTAŞ - JINHA
AMED – Hiçbir nehir boşuna akmaz, aktığı yerlerde canlılara ve kültürlere yaşam verir. Ama şirketler ve devletler “Bundan para kazanmak zorundayız” der. Her tarafa barajlar kurmaya başlarlar. Su kirletilir, kirlendikçe tükenir. Krizin kaynağı budur. Özerk Barselona Üniversitesi’nden Dr. Akgün İlhan “Suyu devletlerden ve şirketlerden korumamız gerekir” diyor.
Özerk Barselona Üniversitesi’nden Dr. Akgün İlhan’la aslında her şeyimiz olan su üzerine konuştuk. Suya “pet şişenin içindeki nesne” değil “kendimizden bir parça” olarak bakılması gerektiğini belirten Akgün, akademisyenlerin suyu H2O’ya indirgeyen “kimyasal bir element” bakış açısına da karşı çıkıyor. Suyun kimyasal bir elementin ötesinde bir şey olduğunu ifade eden Akgün, kente yaşayanlar ile kırda yaşayanların suyu farklı farklı algıladığına işaret ediyor: “Kırdaki insan suya baktığında ‘nehir, toprak ve üzerinde yaşayan canlıları’ bir bütün olarak görüyor.”
Doğaya yapılan her şey insana yapılıyor
Akgün, insanın doğa üzerindeki tahakkümünün “doğa ve toplum” ayrışmasının bir sonucu olduğunu belirtiyor ve şöyle devam ediyor:
“Doğa veya su benim dışımda derseniz, onu koruyamaz, zarar verirsiniz. Çünkü sizden başka bir şeydir o. Eğer siz onu kendi varlığınızın bir parçası olarak kabul ederseniz, ona yapılan her türlü tecavüz, ona karşı her türlü yıkıma karşı çıkarsınız. ‘Zaten ben doğanın parçası değilim. İnsanlar zaten doğadan çoktan koptu’ falan gibi düşünceleri reddedersiniz. Varlığınızın bir parçası olarak görürseniz, doğaya yapılan şeyi size yapılmış sayarsınız. Ve doğayı savunmaya başlarsınız. Yerel hareketler ‘Benim suyumu kontrol altına almak isteyen, beni de kontrol altına almak istiyor’ diye düşünüyor. Hasankeyf’te olduğu gibi halk ‘Geldiler. Baraj kuracaklar. Topraklarımızı kontrol altına almak istiyorlar. Doğamızı, kültürümüzü yani bizi yok edecekler’ diyor. Aslında o kadar basit bir şey. Yani doğaya yapılan her şey aslında insana yapılıyor.”
Akgün, suya indirgemeci yaklaşılmaması gerektiğini, yaklaşıldığında Meriç Nehri ile Dicle Nehri’ndeki suyun da “aynılaştırılacağına” dikkat çekiyor. Akgün, bu indirgemeci bakış açısının “elektrik”, “su” gibi ihtiyaçlar ortaya çıktığında “Madem öyle, alırız doğudaki suyu, batıya göndeririz” yaklaşımının ortaya çıktığını belirtiyor.
“Su sadece bir sıvı değildir” diyen Akgün şöyle devam ediyor: “Eğer suyu sadece sıvı görürseniz, artık onu ekonomik bir varlık olarak, bir mal olarak ele almaya başlarsınız. Dersiniz ki ‘Ben bir pet şişede suyu alıp içiyorum, istersem de açıyorum, döküyorum’ Böyle yaklaşırsanız çok rahat harcarsanız. Ama kendimizden bir parça olarak gördüğümüzde içimiz gider.”
Devlet Dicle ve Fırat’ı parselliyor
Suyun “ekonomik değere dönüştürülmesine” ilişkin sorumuza Akgün “insanların” ve “şirketlerin” bakış açılarını birbirinden ayırarak cevap veriyor: “Suyun ekonomik değere dönüşmesi, biz insanların istediği bir şey değildir. Bu, sudan kar elde etmek isteyen şirketlerin, devlet bürokratlarının istediği bir şeydir. Onlar, suyu ekonomik kalkınma aracı olarak kullanma peşindeler.”
Akgün, Türkiye’de devletin suya bakış açısısın daha problemli olduğunu şu cümlelerle değerlendiriyor: “Türkiye ölçeğinde bakıldığında ‘Suyun kontrolü bizde olmalı. Özellikle Dicle ve Fırat nehirleri söz konusu olduğunda bu suyu biz kontrol altına almalıyız. Yoksa Ortadoğu zaten gittikçe su sıkıntısı çeken bir coğrafyadır. Biz de Irak, Suriye gibi sıkıntı çekmeyelim. Biran önce her tarafı parselleyelim. Dicle ve Fırat üzerinde yüzlerce baraj kurulsun. Böylece suyun kontrolü onlarda değil bizde olsun’ diyorlar. Devletin bakış açısı bu.”
Krizin kaynağı devlet ve şirketler
Devletin bakış açısında suyun “ekonomik bir meta” olarak görüldüğünü yineleyen Akgün “devlet ile şirketleri” birbirini tamamlayan iki unsur olarak niteliyor: “Devletin şirketten şirketin de devletlerden farkı yok. Yani şirketleşen devletler, devletleşen şirketler çağımızı belirliyor. Ha devlet demiş, ha şirket... Suyu devletten ve şirketlerden korumamız gerekiyor.”
Dr. Akgün İlhan’ın “su krizine” bakışı farklı. Akgün, öncelikle dünyada ve Türkiye’de tüm canlıların yaşamsal ihtiyaçları için hem su hem de besin bulunduğuna dikkat çekiyor ve “krizin” asıl kaynağının “kârı amaçlayan devlet ve şirketler olduğunu” şu cümlelerle anlatıyor:
‘Su kirlendikçe tükenir’
“Her şeye ihtiyaçtan çok, ekonomik üretim amaçlı bakılıyor. Örneğin, ‘Bu nehir boşu boşuna akıyor’ diyorlar. Ve ondan nasıl kar elde edeceklerini düşünüyorlar. Halbuki nehir, hiçbir zaman boşuna akmaz. O, bütün canlılara yaşam verir. Aktığı yerlerde, insanlara ve kültürlere yaşam verir. Ama şirketler ve devletler ‘Biz bundan para kazanmak zorundayız’ diyor. Sonra her tarafa barajlar kurmaya başlıyorlar. Suyu bir yandan kirletiyorlar, bir yandan da tüketiyorlar. Zaten su kirlendikçe, tükenmiş oluyor. Bugün temiz su kaynakları azalıyor. Böylece bir kriz söylemi ortaya çıkıyor.”
‘Su krizi’ için ilginç bir hesaplama
Türkiye’de de nüfusun arttığı ve su krizinin olduğu yönünde bir algı oluşturulduğuna işaret eden Akgün, kendi kişisel deneyiminden yola çıkarak şu hesaplamayı yapıyor:
“Türkiye’de kişi başına 1430 metreküp su düşüyor. Evimize 10 tonluk su faturası geliyor. Evde iki kişi yaşadığımız için 10 tonu ikiye bölüyorum, ayda 5 ton ediyor. Bunu yılın 12 ayı ile çarptığımda 60 ton çıkıyor. Aslında bu suyla bütün ihtiyacımı gideriyorum. Bir 60 tona bakıyorum, bir de 1430 tona. Arada oldukça büyük bir fark var. O benim kullandığım su değil, ekonomi sektörünün kullandığı sudur. Bu nedenle ‘Nüfus artıyor da o yüzden su kaynakları yetmez oluyor’ demek çok yanlış bir söylemdir.”
Sermaye-devlet birliğinin gücü yıkıcı
Akgün, su sorununun çözümüne dönük yöntemlerin başında “demokratikleşme”, “yerel yönetimlerin güçlenmesi” ve “su tasarrufuna yönelik bir politikanın geliştirilmesini” sayıyor. Bunları gerçekleştirmek için hep birlikte ne yapılabileceğinin tartışılabilmesinin önemine dikkat çeken Akgün “Ancak Türkiye’de sermaye-devlet birliğinin yıkıcı gücü halkın sesini kesiyor” diyor. Akgün, buna örnek olarak da barajlara karşı çıkanın “terörist” ilan edilmesini gösteriyor.
Akgün, su politikasının oluşturulması gerektiğini yineleyerek, “Bu da ancak halkın katılımı ile gerçekleşebilir, sektörün değil. Zira sektörün katılımının olduğu yerde sektörün sözü geçer. Böylesine bir güç dengesizliğinin olduğu ortamda güçten yoksun halkı kim dinler? O yüzden halkın daha fazla su yönetimine dahil olması gerekiyor” diyor.
Fotoğraf – Kamera: Nuran AKTAŞ
(na/iu)

