Faili meçhul (!) cinayetlerin, bitmeyen yası

14:16

 


Gülşen KOÇUK – Hazal PEKER / JINHA


AMED – Klinik Psikolog Oktay Şılar: Bir yasın tamamlanabilmesi için, kaybettiğimiz kişi ölmüşse, öldürülmüşse, onun bedenini ararız. Bizler o kaybettiğimiz kişinin cenazesi etrafında bir sürü kültürel semboller düzenliyoruz. Manevi, dini törenlere uygun olarak onu defnediyoruz. Gerçeklikte yakınımızı kaybetmişizdir, bedeni ortadadır, naaşı ortadadır, mezarı da bellidir. Peki ya kaybettiğimiz kişinin naaşı ortada yoksa? Ya yakınımız, bizden apansız koparılıp, götürülmüşse, bir yerlerde kaybedilmişse? O zaman kendi acımızı yatıştıracak, bahsettiğimiz toplumsal ritüellerin, o kültürel dayanışmanın hiçbirini uygulayamamışsak acaba bu kişi gerçekten ölmüş olur mu? Yoksa içimizde bir kıymık gibi mi kalır… Böylece yasımız, neredeyse sonsuza kadar tutacağımız bir şekle dönüşür. Bitmeyen yas, böyle başlar.


 


Özellikle Kürt bölgelerinde JİTEM’in uyguladığı faili meçhul cinayetlerin tarihidir 90’lar… Bu dönemde birçok Kürt aydını JİTEM tarafından sorguya alınıp daha sonra başına nelerin geldiği bilinmeden esrarengiz bir şekilde ortadan yok edildi. Aileler, çocuklarının nerde olduğunu bilmeden, yıllarca umutsuz bir şekilde arayışa girdi. Çaldıkları her devlet kurumunun kapısından hüsranla döndü. Dünden bu güne değişen hiçbir şey olmadı. Hala yeraltından, kime ait olduğu bilinmeyen kemikler çıkıyor bölgede.. O günlerde küçük bir umutla arayışa giren ailelerin tek isteği, mezarı başında dua edebilecekleri evlatlarının naaşlarını bulabilmek. Kuşkusuz failin belli olmadığının iddia edildiği, naaşın olmadığı tutulamayan bir yas, toplumsal tramvalara neden oldu. Konuya ilişkin çalışma yürüten psikolog Oktay Şılar ile araştırması ‘Bitmeyen Yas’ üzerine konuştuk.


‘Ya kaybettiğimiz kişinin naaşı ortada yoksa…’


-          ‘ Bitmeyen Yas’ adında bir çalışmanız var. Neden böyle bir çalışma yapma gereği duydunuz?


Doğduğumuz andan itibaren, bağlandığımız bir sürü nesneden, gönüllü ya da zorunlu olarak ayrılıyoruz. Dolayısıyla hayatımız sürekli kayıpların ve yasların hikâyesi olduğu için, ben bunu ‘Bitmeyen Yas’ olarak niteledim. Çünkü bir yasın tamamlanabilmesi için, kaybettiğimiz kişi ölmüşse, öldürülmüşse, onun bedenini ararız. Bizler o kaybettiğimiz kişinin cenazesi etrafında bir sürü kültürel semboller düzenliyoruz. Manevi, dini törenlere uygun olarak onu defnediyoruz. Bir taziye evi açıyoruz. İnsanlar geliyor ve taziyelerini bildirip acılarımızı bizimle paylaşıyor.  Müslüman toplum için örneklendirecek olursak, ölen kişinin yedisini, kırkını okuyoruz, helvasını kavuruyoruz.  Kaybettiğimiz kişinin yasını toplumla beraber tutmak için bir takım faaliyetler yapıyoruz. Gerçeklikte yakınımızı kaybetmişizdir, bedeni ortadadır, naaşı ortadadır, mezarı da bellidir. Peki ya kaybettiğimiz kişinin naaşı ortada yoksa? Ya yakınımız, bizden apansız koparılıp, götürülmüşse, bir yerlerde kaybedilmişse? O zaman kendi acımızı yatıştıracak, bahsettiğimiz toplumsal ritüellerin, o kültürel dayanışmanın hiçbirini uygulayamamışsak acaba bu kişi gerçekten ölmüş olur mu? Yoksa içimizde bir kıymık gibi mi kalır… Bu nedenle araştırmam için  ‘Bitmeyen Yas’ başlığını seçtim. Onları kültürümüze uygun toprağa veremediğimiz için ne ölüyor ne de yaşıyorlar. Böylece yasımız, neredeyse sonsuza kadar tutacağımız bir şekle dönüşüyor.


-          İnsanların yas tutma ihtiyaçlarının temelinde ne vardır?


Sevdiğimiz insanlara çok güçlü duygusal bağlarla bağlanırız. Bu bağ, her zaman sevgi değildir. Hepimiz sonradan görürüz ki, o sevgi halatının üzerinde aynı zamanda kızgınlık ve öfke bağları da vardır. Bu kadar güçle bizi hayata bağlayan ve ancak ‘Onların varlığında biz bu hayattan keyif alıyoruz’ dediğimiz insanlarla olan bağlar, aramızdaki halat kesildiğinde sahipsiz kalır. Dolayısıyla biz karşı tarafa bağladığımız bu halatları ne yapacağımızı bilemez hale geliriz. O zaman bu ruhsal enerji bir duvar gibi tekrar üzerimize çarpar. Üstümüze çarpan bu işlev, bizi kaçınılmaz bir yas görevine götürür. Yavaş yavaş mezarın başına gider, hatıraları anar, rüyalarımızda onu tekrar dirilmiş görüp sohbet ederiz. Onun öldüğünü kaybetme -bulma oyunu oynar gibi yavaş yavaş kabul etmeye başlarız. Bu kabul etme sürecinin kendisi yas sürecidir. Bunun gerçekleşmesi için de naaşın ortada olması, mezarın yerinin belli olması çok önemlidir. Eğer bu yoksa yasınız daha uzun, kronik ve acılı bir hal alır.


-          ‘Bitmeyen Yas’ı biraz açar mısınız?


Hayatını kaybeden kişinin bir naşı ve bir mezarı yoksa başına ne geldiğinin fazla önemi olmaz.  Yaptığımız ilk iş zamanı durdurmak ve inkar etmek. “Hayır o ölmedi, kalbimizde yaşıyor, davamızda yaşıyor” gibi cümleler ekleyebiliriz. Ölümünü kabul etmemeye direniriz. Onları anmak, ruhsallığımızda yaşadığının göstergesidir. Çeşitli dernekler adı altında onları anmak için örgütlenmeler yapabiliriz. Anıtkabir modelinde olduğu gibi çok büyük anıtlar inşa edebiliriz. Belli dönemlerde onların önüne gideriz taziyelerde bulunabiliriz. Başka bir politik partiye, lidere ya da davaya aşırı derecede bağlanabiliriz. Sanki onlar gerçekleştiğinde bizim kaybımız geri gelecekmişçesine bir inanca sahip olabiliriz. Bu yapılanların hepsi naaşı ortada olmayan kişiyi yad etmek için çok kıymetli şeyler olsa da biz biliyoruz ki sadece bunların yapılması ve uğraşılması tek başına kaybı yaşayan yakın bireylerin dertlerini halletmiyor. Sadece acıyı daha büyük bir coğrafyaya ve daha büyük bir topluluğa yaymaya yarıyor.


‘Öykülerde, yasların izini takip ettim’


-          Bu çalışmayı mülakatlar üzerinden mi yaptınız?


Bu çalışmayı yaparken, mesleki teorik bilgileri kullandım. Bu alanlarda kayıpları olan insanların yazılı metinlerini, nehir anlatıları denilen Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın “Bildiğin Gibi Değil - 90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak” başlıklı kitabı gibi çalışmamı sürdürdüm. Birinci dereceden yakınları faili meçhul cinayete kurban gitmiş ya da gözaltında kaybedilmiş insanların hikayelerini alarak ve herhangi bir müdahale yapmadan öykülerin içinde yasların izini takip etmeye çalıştım.


-          Bu öykülerden sizi en çok etkileyen hangisiydi?


Bu öykülerden beni en çok etkileyen, kitabımda da bahsi geçen ‘Aznavur’ hikayesiydi. Hikayede, doğduğu andan itibaren bir savaş ve şiddet coğrafyası olan Güneydoğu’da olan birinin İstanbul’a gittiğinde savaşsız başka bir dünya olabildiğini görmesi ve İstanbul ile doğduğu yeri mukayese ederek tekrar dönmek zorunda kalması anlatılıyor. Başımıza bütün bunlar geldikten sonra devlet bir değil milyonlarca psikolog yollasa, bu kişinin üzerindeki travmayı atlatmasına yardımcı ekonomik bir mesele de değil. Bu nedenden dolayı mesleğimiz itibari ile durduğumuz yerden böyle bir işin içinde olamaz. Çünkü, bu sadece psikologların yapacağı çalışmalarla çözülecek bir mesele değil. Sadece sosyolojik, kültürel veya nasıl yer edinebiliriz konusu üzerine tartışıp bir araya geldik.


 (zd/gk/hp)