‘İnşaatlar arttıkça, kadın kültürü azalıyor’
23:06
Hangül Özbey
DİYARBAKIR – Mevcut kentlerde her gün daha fazla boğulduklarını hisseden kadınlar, alternatifler üzerine tartışıyor. Kadınların güvenli kentlerde yaşama ihtiyacından, sosyalleşmesinin önündeki engellere kadar çok sayıda sorunu konuştuğumuz kadınlardan Dicle Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi Devrim Türkan Kejanlı, inşaatların artmasıyla beraber, kadınların, kendi kültürlerini yansıtacak alanları bulamadıklarını söylüyor.
Kadın dernekleri ve inisiyatifleri, kentlerin, her gün büyüyen, ışıklarıyla büyüleyen, ama içten içe korku teşkil eden, geceleri erkeklere teslim olan sokaklarıyla, gündüzleri ise baş döndürücü kalabalığıyla, her geçen gün biraz daha kâbusa dönüştüğünde hem fikir. Kadınların kentlerde yaşadığı sorunlara ilişkin yapılan istatistiksel veriler de, bu görüşü destekliyor. Kadınlar ve kentlerin ele alındığı KAMER tarafından 2011 yılında 23 ilde yapılan anketin sonuçlarına göre, kente göç, beraberinde birçok sorunu da getiriyor. Çıkan sonuca göre kente göç eden 22 bin 869 kadının yüzde 30.8’i güvenlik, 1.4’ü kan davası, 21.7’si iş bulma, 37.6’sı evlilik şeklinde. Mahallenin sorunlarına ilişkin cevaplar veren kadınların yüzde 40.0’ı işsizlik ve yoksulluk, 22.0’ı temizlik, 9.6’sı altyapı, 9.4’ü su, 5.0’ı ulaşım, 4.3’ü de güvenlik sorunu şeklinde cevap veriyor. Mahalledeki kadınların ihtiyaçlarının başında da, iş ihtiyacı geliyor. Kadınların yüzde 48.5’i iş, 15.5’i çocuk parkı, 11.5’i sosyal ve sağlık hizmetleri, 8.2’si şiddetle mücadele edebilmek için destek, 7.7’si okuryazarlık kursları istediklerini belirtiyor.
‘Kentler güveni yok ediyor’
Kentlerin kadına, en çok da göç eden kadına verdiği sıkıntıların başında, dört duvar arasına hapsolmak geliyor. 60 yaşındaki Gülistan Budak, bir ev kadını. “Hayatımız, binalar arasında sıkışmış durumda. Binalarda çok sıkılıyorum. İki duvar arasında sıkışmış gibi hissediyorum kendimi” sözleriyle dile getiriyor bu sıkıntısını. Eskisi gibi, avlulu, bahçeli bir evde, tandırı olsun, kendi tandırında ekmek pişirsin, korkusuzca, komşularıyla yaşasın istiyor. Silvan’dan çıktığında, kendini cehenneme girmiş gibi hissetmiş. “Silvan’da evimizin kapısını açık bırakabiliyorduk. Avluda yatıyorduk. Oysa şimdi, ne komşularımıza güvenebiliyoruz ne de çevremize” diyor eski günlerin özlemiyle. Kimseye güvenemiyor, tek başıma hiçbir yere çıkamıyor, kimseyi tanımıyor ve kentin insanı nasıl yabancılaştırdığını, “Sürekli değişiyor komşularım. Biri gidiyor, bir diğeri geliyor” şeklinde ifade ediyor. Çocuklarının gece dışarı çıkamamasından, evden çıktıklarında ise onları merak etmesinden yakınan Budak, “Dünya büyüdükçe, tehlike de büyüyor. Gün ortasında soyuluyor evim. Hırsızlığın olmadığı, huzurun olduğu, barışın hâkim olduğu bir kent istiyorum. Hırsızlık, kötülük, diz boyu. Gönlüm elvermiyor evimi bırakmaya. Yeşil alanlar istiyorum. Dışarı çıktığımda, Silvan, oradaki evimi hatırlıyorum ve o günleri özlüyorum” diyor.
‘Kendimizi rahat hissedemiyoruz’
Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Gıda Mühendisliği 3. Sınıf Öğrencisi Heybet Güneş (21), günümüz kentlerinin genç kadınlar için uygun kentler olmadığına dikkat çekiyor. Kadınların, kendileri olabilecekleri kentlerde yaşayamadıkların dile getiren Güneş, “Sürekli, bir baskı altındayız, beklentiler var. Aile, toplum, çevre baskısı ve beklentileri nedeniyle, kendimizi rahat hissedemiyoruz” diyor. Siirt’in Eruh İlçesi’nde yaşadığını belirten Güneş, yaşadığı kentin yapısının ona istediğini vermediğine vurgulayarak, “Çünkü toplum sürekli, kadında bir eksiklik arıyor. Kadın da bundan korunmak için, kendi köşesine çekiliyor. Büyük kentlerde de, kadın obje olarak görüldüğü için, göz önünde olmak istemiyorum” şeklinde konuşuyor.
‘Kentlerde kadın, kendi kültüründen uzaklaşıyor’
Kadının önündeki en büyük engelin, kendi güçsüzlüğü olduğunu düşündüğünü belirten Güneş, tüm olumsuzluklara karşı isyan etmenin, sorunların çözümünde olumlu rol oynadığını ifade ediyor. Din olgusunun insanlara bazı kuralları dayattığına işaret eden Güneş, bu kuralların kadını baskı altına aldığının altını çiziyor. Yükselen binalarla beraber şehrin görüntüsünün yanı sıra, insanların yaşantısı da değiştiğine dikkat çeken Güneş, şunları dile getiriyor:
“Kentlerde kadın, kendi kültüründen uzaklaşıyor. Kadının nesne olarak görülmediği bir kent oluşturulmalıdır. Kadın, kendini güvende hissedebileceği bir kentte yaşamalıdır. Düşüncelerini rahatça ifade edebilmelidir. Yaşadığımız kentlerde kadın, rahatça spor yapamıyor. Kentin yapısının değişmesi, kadın sağlığını etkiliyor. Kadının tüm isteklerine cevap olabilecek kentler olmalı bence. Kadının bir kente dâhil olabilmesi için, öncelikle obje olarak görülmemesi gerekiyor. Ancak bu şekilde bu kente kendinden bir şeyler katabilir. Farklı bir dilden ya da ırktan bir insan da bir kente geldiği zaman, kendisini o kentten biri gibi hissedebilmesi gerekiyor. Kentin, insanı kendi kültüründen uzaklaştırmak yerine, kültürüyle kaynaştırması gerekiyor. Ayrıca sosyal alanların olabilmesi, mesela kadına sosyal aktivite sağlanabilmesi gerekiyor. Sokakta kendini güvende hissedebilmelidir kadın.”
‘Kentler kadını mutsuz ediyor’
Kent sistemlerinin sorgulanması gerektiğine inandığını ifade eden Sosyolog Azize Kaya, kentlerin kadını kendisine yabancılaştırdığını ve böylelikle de mutsuz ettiğini dile getiriyor. Günümüzün kent sistemlerine bakıldığında, kapitalist toplum sistemlerine göre şekillenen kentlerde kadının mutlu olmadığına dikkat çeken Kaya, bunun kadının içinde yaşadığı mevcut statüsüyle alakalı bir durum olduğunu belirtiyor. Kadının, kapitalist sistemlerde, ikinci sınıf muamele gördüğünü vurgulayan Kaya, şunları kaydediyor:
“Kadın sistemde erkeğin güdümünde yaşayan, erkeğin çizdiği sınırlarda hayatını idame ettirir. Bu da kadını kendine yabancılaştırır ve mutsuz eder. Bu, tüm canlılar için geçerlidir. Kendine yabancılaşma, umutsuzluğun en büyük kaynağıdır. Kentte yaşam alanları çok dar, belirlenen rollerin dışına çıkamıyor. Eğitim haklarından, üretimden yoksundur. Çünkü öncelik, erkeğe veriliyor. Tecavüz, taciz, kadın kırımı da bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Kendini gerçekleştirebileceği, iradesini ortaya koyabileceği, cinsiyet farkı gözetmeden, savaşın, sömürünün ve de cins kırımının yaşanmadığı bir ortamda kendini rahat hisseder kadın. Kadın kenti deyince de, aklımıza ilk gelen, kadının haklarının insan hakkı olarak görüldüğü, demokratik bir siyasetin oluştuğu, edebiyatın, sanatın, hayatın her alanına yayıldığı, cinsiyet farkının ortadan kaldırıldığı, cinsiyete dayalı bütçenin ayrıldığı bir toplumsal yapı, kadın kimliğini yansıtan bir kenttir. Bu toplumu oluştururken de, daha çok zihniyetle, toplumun tüm kesimlerine yayarak, eğitim ayağıyla, ekonomik ayağıyla, yasal ayağıyla güçlendirecek şekilde ortaya koymakla mümkündür.”
‘Kadın Meclisleri oluşturulmalı’
‘Kadınlar Nasıl Kentlerde Yaşamak İster’ konulu bir konferans düzenlediklerini belirten Bağlar Belediye Başkanı Yüksel Baran, konferans sonucunda çok önemli sonuçlara ulaştıklarını ifade etti. Nasıl bir kent yaşamı olmalı ki, kadınlar kendini daha rahat hissetsin konusuna ilişkin tartışmalar gerçekleştirdiklerini söyleyen Baran, öncelikle, kentin kendisinin yaşayan bir canlı olduğuna dikkat çekiyor. Kadının da, karar mekanizmalarında yer almasını gerektiğini vurgulayan Baran, “Kadınlar eğer bu yaşamda söz sahibi olmak istiyorsa, kent yaşamı dizayn ederken, katılımı sağlanmalıdır. İmardan tutalım, kaldırımların yapımına kadar. Nasıl olursa kadınlar daha iyi faydalanabilir? Gece karanlık olduğunda, kadınlar bu parklardan faydalanamıyor. Özellikle kent yaşamı içerisinde ortaya çıkabilecek sorunlara dair kadın bu örgütlenmeye nasıl dâhil olacak? Kadınların daha etkin katılabilmesi için, karar mekanizmalarına daha aktif katılmaları için, kadın meclislerinin oluşturulması gerekiyor ve kadın meclislerinde, kente dair her sorunun tartışılması gerekiyor.” Diyor.
Kent kadınları haklarından mahrum bırakıyor
Kadınların ortak sorunlarının olduğunu hatırlatan Baran, kendilerinin yaptıkları çalışmaları ise şöyle anlatıyor:
“Kadın danışma merkezlerimiz var. Kadın sığınma evi var. Burada daha çok bir sığınma evi olarak tasarlama yoktur. Yaşama karşı güçleneceği, donanıma sahip olacağı, yeteneklerini arttırabileceği, geliştirebileceği çalışmalar yapmayı düşünüyoruz. Danışma Evlerinde de, özellikle şiddet konusunda çeşitli danışmanlık hizmetleri vermekle birlikte, kamusal alana katılım konusunda kadını bilinçlendirme
çalışmaları yapıyoruz. Kimi zamanlar kadınları kültürel etkinliklere dahil ediyoruz. Bu çalışmalarımızın temelini, toplumsal cinsiyet eşitliği oluşturuyor. Bu sağlanmadan, kadın kendi gerçek rolüyle, toplum içerisine çıkamayacak. Diyarbakır veya bölgenin diğer illerinde, kadınların kendi anadilleriyle kamusal alanlardan faydalanması gerekiyor. Biz danışma merkezlerimizde çalışan arkadaşlarımıza Kürtçe dil dersi şeklinde çalışmalar yapıyoruz. Aradaki dil engelini, yabancılaşmayı kaldırmaya yönelik çalışmalarımız var. Şimdiye kadar danışma merkezlerimiz daha çok eğitim, kültür ağırlıktaydı. Bunu bir nebze de olsa, giderebilmek amacıyla, bazı projeleri önümüze koyduk. Özellikle istihdam konusunda, kotaya dikkat etmeye çalışıyoruz. Kadın temizlik işçileri, işe başladı belediyemizde. Bu yıl içerisinde de, kadın şoför istihdam etmeyi düşünüyoruz. Kadının kent yaşamına daha çok katılabilmesini gerçekten çok istiyoruz. Asıl yapılması gereken, kadınları kentin gerçek sahipleri haline getirmektir. Kadın, karar alma mekanizmalarına mutlaka katılmalı, güçlendirmelidir. Belediyelerimiz içerisinde, kadın erkek eşitlik birimi, eşitlik komisyonları var. Bu konuda çalışmalarımızı sürdüreceğiz.”
‘İnşaatlar arttıkça, kültürler azalıyor’
Kentlerin şu anda gecekondulaşma tarafından sarıldığını dile getiren Dicle Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi Devrim Türkan Kejanlı, 1980’lerde başlayan bu gecekondulaşma sürecinin, 90’larda çok da arttığını belirtiyor. Köylerden kentlere doğru bir göç yaşandığını ifade eden Kejanlı, “Tabii ki bu göçle gelen insanlar, kent çeperlerinde, kendilerine zaten mevcut olan yaşam alanları içerisinde, yer bulmuşlardır. Zamanla, bu alanların çok daha büyüdüğünü ve geliştiğini, kendi içerisinde geliştiğini ve kendi kültürlerini yansıtan yerler olarak karşımıza çıktığını görüyoruz.” diyor. Köyden göç edenlerin tandır alanları, dinlenme alanları, komşuların kapıları önünde toplanıp sohbet ettiği alanlar gibi yerleri ortaya çıkarttığına değinen Kejanlı, inşaatların çok artmasıyla beraber, kadınların, kendi kültürlerini yansıtacak alanları bulamadıklarını söylüyor. Kadınların sorunlarının ‘Güvenli’ olduğu belirtilen siteler nedeniyle arttığına işaret eden Kejanlı, “Kadınlar kendi sitesi içinde, sınırlı bir yaşam alanına tabii olmak zorunda kalıyor. Dışarıya çıkması, kent merkezine ulaşması, soruna dönüşmüş oluyor. Burada kadınların ulaşılabilirlik, güvenlik sorununu, büyük ölçüde bu alanların yarattığını düşünüyorum.” ifade ediyor.
‘Kadın kendi kültürüyle yaşamak istiyor’
Mevcut kentteki binaların kadınların daha iyi şartlarda yaşaması için mümkün olmadığına dikkat çeken Kejanlı, Dicle Üniversitesinin, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ile birlikte yaptığı uluslar arası bir çalışmanın sonuçlarını değerlendiriyor. Anket sonucunda, erkeklerin hayatlarından bir ölçüde memnun olduğunun açığa çıktığını dile getiren Kejanlı, “Kadınlar üzerinde yapılan araştırmada, yaşamlarından memnun olmadıklarını görüyoruz. Kadın, kentlerde kendi kültürüyle yaşamak istiyor.” Diye konuşuyor.
‘Peki, kadın ne istiyor?’
Kejanlı, kadının nasıl bir kent yaşamı istediğine ilişkin sorumuza şöyle cevap veriyor:
“Kendi tandır alanını köyünde, evinde kendi yapmış, komşularıyla akrabalarıyla beraber oturup sohbet etmiş, hiçbir şekilde onlardan zarar gelmeyeceğini görmüş, kendini daha güvende hissettiği için, onlarla beraber bir yaşam alanı istiyor. Aslında bu noktada, büyük binalara bu insanları çıkarttığınız zaman, orda bir asosyalleşme yaşayacak. Komşuluk ilişkilerinde de kendi kültüründe insanları bulamayacağı için, gerçekten sorun olacağını düşünüyorum. Türkiye’de aslında bu noktada genel olarak bir sıkıntı var. Çok çocuklu aileler apartman dairelerine sıkışabiliyor, ya da bir gecekondu dairesinde oturabiliyor. Ama bakıyorsunuz iki kişilik bir aile, çok büyük, 140-200 metrekare bir evde yaşayabiliyor. Aslında bizim belki de bu politikalarımızda bir sıkıntı var. Nedir bu sıkıntı? Mutlaka, çok çocuklu ailelerin, yeşil alana ihtiyacı olan yerlerde bir yerleşim alanı ve kendi kültürlerine yönelik bir yerleşim alanı planlamak gerekiyor. Şehir planlaması yaparken, bu yönde bir planlamaya gitmek, çok daha doğru olur. Bir kadın olarak, kentimin mimarisine baktığım zaman, görsel kirliliği çok fazla görüyorum. Birbirine uymayan, birbirine yapışık binalar. Kat yüksekliklerini görüyoruz. Güvenlik, aslında en fazla karşılaştığımız bir sorun. Şehirlerimizin, geceleri bile güvenli olması gerekiyor. O halde bizim ulaşım noktalarımızın, buna akacak şekilde, evimizden ya da sitemizden çıktığımız zaman, hiçbir korkuya mahal vermeyecek nitelikte, belki de yayalaştırılmış alanların merkez olarak kabul edildiği, alışveriş alanlarının da oralarda toplandığı mekanlara doğru bir akışı, çeperlerinde de, otopark alanlarını vs. teknik alanlarını da planlayacak bir şehir düzenine ihtiyacımız var. Bu noktada betonlaşmanın biraz daha kontrol altına alınması gerektiğini düşünüyorum. Kadın kenti dendiği zaman, aklıma gelen ilk şey güvenliktir. Kadın bir yerde özgürken, bir yerde, bu özgürlüğünü kaybediyor. Eşine, ailesine karşı duyduğu sorumluluk, onu baskı altına alıyor. Belli saatlerden sonra, istediği saatte dışarı çıkamama, izin almadan bir yere gidememek, çocuklarının okul saatlerini, buna uygun planlamaya çalışıyor. Kadın kenti, kadının güvenliğinin sağlandığı kenttir.”
Fotoğraf – Kamera: Hangül Özbey
JINHA
(hö/hp)

