Bir annenin kaleminden, Mamak Cezaevinden oğula mektuplar

01:41

 


Pelin İKTÜEREN / JINHA


İZMİR – Yaşanılan işkencelerin ölümle biteceğini düşündüğü için, daha küçük olan oğluna mektuplar yazmıştı 12 Eylül döneminde ki tutsak kadınlardan biri olan Günseli Kaya.  ‘Bir Annenin Kaleminden Mamak Cezaevinden Oğula Mektuplar’ adlı kitabı neden yazdığını sorduk Günseli Kaya’ya: Oğlumuz, bizi hatırlamayacak yaşta olduğu için, ona bırakabileceğimiz tek mirasın onurlu bir isim olduğunu düşündüm. Aslında biraz o amaçla yazdım o mektupları. Hani biz çıkamazsak dışarı, çocuğumuz bizi tanısın. Biz nasıl bir dünya istedik, nasıl ona inanarak ve bunun mümkün olduğunu düşünerek yaşadığımızı bilsin istedim.”


 


12 Eylül döneminde Mamak Askeri Cezaevinde tutsak olan kadınlardan biri Günseli Kaya. Oluna tutsaklık süresince yazdığı mektupları derleyip devrimci bir annenin Mamak Cezaevinden kesitlerini sunuyor. ‘Bir Annenin Kaleminden Mamak Cezaevinden Oğula Mektuplar’ adlı kitabından yola çıkarak Mamak Askeri Cezaevindeki koşulları ve kadınların o koşullardaki duruşu üzerine konuştuk.


-       Kitabınızda  ’Anne iken Mamak’ta olmak ayrıcalıktır’ yazıyor. Bu ayrıcalıktan bahseder misiniz?


Mamak özel bir yerdi. Diyarbakır gibi fiziksel, psikolojik baskının sistematik ve işkencenin yoğun olduğu bir merkezdi. Mamak’ta anne olmanın getirdiği duygu farklılıklarını dışa vuramazdınız. Dışa vurabilmenin koşulu yoktu. Biz dört - beş kadın, yaş ortalaması on sekiz olan tutukluların en büyükleriydik. Dolayısıyla kendinizden altı - yedi yaş genç olan insanlarla birliktesiniz ve faşizm alabildiğine bütün azgınlığıyla, ölçü tanımaz bir biçimde –orantısız güç ne kelime- orantıya vurulmaz bir şekilde kimliğinizi, kişiliğimizi yok etmeye çalışıyordu. Asıl yok edilmek istenen kimlik sosyalist kimlik, devrimci kimlikti. Dolayısıyla anne olma kimliğiniz ya da cinsel kimliğiniz onun yanında esamesi okunmayan bir durumdaydı. O kadar akıl almaz, sınır tanımaz, baskı ve işkenceler uygulanıyordu ki, öylesine gündelik sistematik işkenceler yaşanıyordu ki, bir insan bir diğerine tırnak içinde insansa eğer, bunu yapamazdı. Bunu yapabilmesi için karşısındakini tamamen düşman olarak görmesi gerekiyordu. Gencecik insanların, dönemin kanun hükmünde kararname uyarınca tekrar tekrar onlarca gün emniyette kaldığının tanıklığını yapmak, döndüklerindeki fiziksel ve ruhsal durumlarını görmek, annelik duygularımızı bize anımsatan, ama öne çıkarmadan anımsatan şefkat duygumuzu, koruma duygumuzu arttıran faktörlerden birisiydi. Aynı dönemde bizimle beraber kalan arkadaşlarımızın yoldaşça dayanışmanın dışında aklında kalan, annece şefkat, annece koruma duygumuz onlara geçmiş, onlar sadece çocuklarının değil bizlerin de annesiydiler, şeklinde ifade ettiler kitap tanıtım günü.


‘Pırıl pırıl, apaydınlık çocuklar doğurduk’


-          Mamak Askeri Cezaevinde neler yaşadınız?


Örneğin askeri disipline uymadığımız için kendimizi tutuklu asker statüsünde görmediğimiz için kurallara uymamız tabutluk olarak tabir ettiğimiz sonradan yapılmış hücrelere götürülmemizle sonuçlanıyordu. Tabutluklar çok standart olmayan, gerçekten bizleri cezalandırmak için kurallara uymayan kadınları ve erkekleri cezalandırmak için sonradan yapılmıştı. Kadınlıkla bağlantı şurada,  bizi tabutluğa atmadan önce, karavanayla su boşaltıyorlardı, ‘Yumurtalıklarınız çürüsün, döl alamayasınız, döl veremeyesiniz, üremeyesiniz, anne olamayasınız’, küfürler ve beddualar eşliğinde bizi oraya götürüyorlardı. Birçok arkadaşta iz bıraktığını ‘Kaktüsler susuz da yaşar’ kitabını hazırlarken dinlediğim anılardan anladım. Herkesin aklında bu kalmış, ‘Üreyemeyesiniz, döl veremeyesiniz, hepinizi kısırlaştıracağız, burada hastalıktan öleceksiniz’ gibi laflar. Hatta giriş yazısında ‘Onların inadına güzelim çocuklarımız oldu. Pırıl pırıl, apaydınlık çocuklar doğurduk’ şeklinde de bir anlatım var. Mesela kadınlık ve annelik, orada kullanıldı.


‘Bize yerimizin, evimiz olduğu anlatılıyordu’


Gündelik baskılarda kadın olarak bu kadar inatçı olmamız çok şaşırtıcı bulundu. Ben tahliye olduğumda, cezaevinde sakatlanmalar, ölümlerin olduğu dönemin müdürü olan Raci Tetik, odasına çağırmıştı beni. Yanında işkenceci o dönemin yüzbaşısı Tuna Akkurt vardı. ‘Sizin gibi 50 tane kadın olacağına, elli bin tane erkek olsun’ gibi bir laf söylemişlerdi. Bunu bize duydukları öfke ve kinin ifadesi olarak görüyorum. Kadınları anlayamadılar bir türlü. Yani bizim neden ayak dirediğimizi ve kimliğimizi neden o kadar inatla koruduğumuzu anlayamadılar. Erkek oldukları için anlayamadılar. Devrimci oluncaya kadar hangi aşamalardan geçtiğimizi bir erkek olarak anlayamadılar. Biz devrimcileşebilmek için önce ailemizle çatıştık, babamızla çatıştık, anamızla çatıştık, erkek kardeşlerimizle çatıştık. Sonra ki aşamada eğer bir yerlerde çalışmışsak, erkek meslektaşlarımızla çatıştık, kadın meslektaşlarımızla çatıştık. Bize yerimiz olarak hep yuvamız gösterildi. Cinsiyet rolleri tanımlanarak, bize yerimizin evimiz olduğu anlatılmaya çalışıldı.


Çünkü erkek egemen sistemde erkek olmanın avantajlarını kullanarak bir yerlere gelmişti devrimci arkadaşlarımız. Onlar da erkek olmanın avantajlarını kullanarak militarist bir biçimde yetiştirilmişler ve diktatörlüğün uşakları olmuşlardı. Bize bu kadar rahat işkence yapmalarını açıklamak başka türlü mümkün değildi çünkü. Onlar dezavantajlı grupların, özgürleşmek için verdikleri ve ödedikleri bedelleri anlayamazlardı ki bizim neden ayak dirediğimizi anlasınlar. Onlar anlayamamıştı ama, biz onlara anlatmaya çalışmıştık.


‘Biz nasıl bir dünya istedik, oğlum bilsin istedim’


-          Anne olmanızın, gözaltı ve cezaevi sürecinde size etkisi ne oldu?


Gözaltındayken istedikleri ifadeyi kabul etmem için ‘oğlunu getiririz’, ‘çocuğunu getiririz karşına’, ‘anneni getiririz karşına’ tehdidi çok sık kullanılan bir tehditti.  Yalnız bana değil diğer kadın arkadaşların da tümüne yapıldı bu. Eğer anne iseler çocuklarını, değilseler anne babalarını getirmekle tehdit ettiler. Gözaltından başlayan bir şey var, anne olmak gözaltında ve cezaevinde bana güç verdi. Karşıt farklı tezat bir etki yaptı. Düşünülenin tam karşıt etkisini yaptı.


O zaman şöyle düşünüyordum, çok roman okumuştum ben. O yaşa gelinceye kadar sadece Marksist klasikler değil, çok fazla sayıda da roman okumuştum. Yunanistan iç savaşına dair, Bulgaristan, Çin Devrimi döneminde ve Sovyetlerde devrim sürecini anlatan çok sayıda kitap okumuştum. Ve dolayısıyla nelerle karşılaşabileceğimi çok iyi biliyordum. Bu sürecin, sorgulamayla başlayan sürecin ölümle bitebileceğini çok iyi biliyordum. Okuduğum romanlar, sosyalist gerçekçi romanlardı. Yaşanmışlıklar üzerine kurguların anlatıldığı bir türdü okuduklarım. Ölümle biteceğini bildiğim için, oğlumuzda bizi hatırlamayacak yaşta olduğu için ona bırakabileceğimiz tek mirasın onurlu bir isim olduğunu düşündüm. O onurlu isim kimliğini, siyasal görüş ve inançlarını koruyan, her koşulda koruyan sahip çıkan bir duruşla mümkündü. Aslında biraz o amaçla yazdım o mektupları. Hani biz çıkamazsak dışarı, çocuğumuz bizi tanısın. Biz nasıl bir dünya istedik, biz neyi düşündük ve o dünyayı nasıl mümkün gördük ve hala nasıl inanmaktayız. Nasıl ona inanarak, düşleyerek, isteyerek ve bunun mümkün olduğunu düşünerek yaşadığımızı bilsin istedim. Anneliğin zayıf nokta oluşturmasının tersine, o kimlikte ayakta durmanın kaynağı oldu diyebilirim.


Foto – Kamera: Pelin İKTÜEREN


(pi/hp)