Dersim kadınlarının sessiz çığlığıdır Halvori Kayalıkları
10:23
Zehra DOĞAN
DERSÎM – Dersim Kırımı’nda yaşanan vahşeti anlatan 38’in canlı tanığı Hasan Amca, “Göğüslerine süngü yiyen kadınların süngü sesleri hala kulağımda. Unutamadım. Öldürdükleri hamile kadınların bebeklerini süngü ile karınlarından çıkarıp madalyon gibi havaya kaldırıyorlardı. Biz çocuklar ise, ağzımız burnumuz kan içinde onları seyrediyorduk” diyor. Dersim’in bir başka acısını dile getiren Kemal, Dersim coğrafyasında yaşayan kadınların taciz ve baskılara karşı kendilerini Halvori kayalıklarından Munzur’a bırakmalarından söz ediyor. “Bu vahşetler, hiçbir zaman unutulmayacak” sözleriyle 38’in izlerinin önemine vurgu yapıyor.
Dersim'de, mutlak devlet hâkimiyetini sağlamak için ordu tarafından 1936 yılında harekât düzenlendi. Harekât neticesinde bölgede yaşayan 13 binden fazla insan öldürüldü. Bölgeyi boşaltmalarını isteyen güce karşı direnen halk büyük bedeller ödedi. Coğrafyanın suları, artık kan akıyordu. Laç Deresi de günlerce kan aktı. Hemen ileride ise askerlerin tacizine dayanamayan kadınlar kendilerini derin sulara attı. Laç Deresi, yıllarca yapılan zulmün sessiz tanıklığını yaptı. Dersim operasyonu ile daha sonra, 12 bin insan zorunlu göçe tabi tutuldu. Dersim halkı, daha önce hiç görmedikleri, duymadıkları bölgelere parça parça sürgün edildi. Dersim halkı, hiç bilmediği bir coğrafyaya, bir daha geri dönmemek üzere uğurlandı. Bir halkın ıstırabının yılıdır aslında, Dersim 38…
‘Devlet Laç Deresi’ne ‘Leş Deresi’ diyor’
Laç Deresi’nin 1938’de aylarca kan aktığını ve cesetlerin kayalıklardan dereye atıldığını anlatan Kemal Tulga, bu yüzden devletin bu dereyi “Leş Deresi” olarak tabir ettiğini söylüyor. Zulümlerden kaçan insanların mağaralarda gizlendiklerini belirten Kemal, askerlerin derin takibinde olan ailelerin mağaralarda da bulunduğuna ve kurşuna dizildiğine dikkat çekiyor. Kemal şöyle devam ediyor: “Demenan ve Haydaran bölgelerinde yaşanan kurşunlanma olayından bazılarının sağ olarak kurtulmasının nedeni, Seyit Ali’dir. Seyit Ali, olayın yaşandığı tepeye kadar ulaşıp makineli tüfeği etkisiz hale getirmiş. Fakat bir asker tarafından öldürülmüş. Seyit Ali’nin ölümünden sonra ‘Dağların anahtarını kaybettik’ söylemi başlamış.”
‘Kadınlar kendilerini Halvori Kayalıklarından Munzura attı’
Dersim’in bir başka acısını dile getiren Kemal, Dersim coğrafyasında yaşayan kadınların taciz ve baskılara karşı kendilerini Halvori kayalıklarından Munzur’a bırakmalarından söz ediyor. “Bu vahşetler, hiçbir zaman unutulmayacak” ifadelerini kullanan Kemal şöyle diyor: “1946’ya kadar Dersim’de devam eden bir isyan değil, direniştir. İsyan, devlet algısının bir yönelim biçimidir. Tamamen kasıtlı yapılan bir söylemdir. Sessiz tanıkların çığlığı bir gün öfkeye dönüştüğünde, karanlıkları yıkacaktır. Ve bu umut, bütün mazlum insanların sesi oluncaya dek sürmeye devam edecektir.”
‘Dersim’in en büyük suçlusu Mustafa Kemal’dir’
Dedesinden dinlediği kadarıyla Dersim Direnişi’ni paylaşan Demenan aşiretinden Xıdırpedez’in torunu Ali Yurtsever, Demenan Aşireti’nin 38’de korktuklarından dolayı dağa kaçtıklarını ve çok geçmeden ele geçirildiklerini söylüyor. Ali, “Dedem Xıdırpelez’in kafasını kesip atın arkasına bağlamışlar. Oğulları Hüseyin ve Ali kaçmak istemişler. Fakat amcalarımdan bir tanesini yaralı ele geçirmiş ve onu Zel Dağı’na getirmişler. Amcamın bağırsakları dökülüyormuş. Ablamı da evlatlık edinmek için bir subay almış. Ablam çok ağladığından dolayı geri verilmiş” ifadeleriyle yaşanan vahşetin boyutlarını anlatıyor. Mazgirt Köprüsü’nün de bu vahşetten bazı karelerin yaşandığı bir yer olduğuna işaret eden Ali, ölümlerin kadınlardan başladığına, kadınlardan da hamile kadınların ilk olarak öldürüldüğüne dikkat çekiyor. Tek amacın ‘soy kurutmak’ olduğunu vurgulayan Ali, öncelikle hamile kadınların karınlarının süngülenerek bebeğin öldürülmesinin, daha sonra kadının öldürülmesinin bunu gösterdiğini ifade ediyor. Ali, şu sözlerle konuşmasına devam ediyor: “Buradaki en büyük suçlu Mustafa Kemal’dir. Benim ailemden dört kişi öldürüldü. Benim ailemin soyundan sadece dedem sağ kaldı. Soyumuzu kuruttular. Katliamı yapanlar buraya gelip bizden defalarca özür dilemeli. Bizim hesabımız para değildir. Biz bunların bir daha yaşanmasını istemiyoruz.”
‘Amaç, soyumuzu kurutmaktı!’
Büyük Dersim Kırımının canlı tanığı olan Hasan Yalnız, 1936’da 12 yaşlarında küçük bir çocuk olduğuna ve ceset kümelerinin içinde günlerce saklanarak kurtulmayı başardığına dikkat çekiyor. Hasan amca, yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“Biz 1936 yılında Kutu Dere’deydik. Bir bahar günü gelip ‘Demenan ve Haydaran Aşireti sürgün ediliyor’ dediler. Fevzi Çakmak Dersim’e geldi. Demenan Aşireti için, ‘Demenan Aşireti köklü bir aşirettir. Bunların tarihi ile ilgili bilgiler Şam’dadır. Bu aşiretin derhal kırımı verilmeli’ dedi. 3 bin 5 yüz kişiydik ve güz mevsimiydi. Takvim, sekizinci ayın beşini gösteriyordu. O günler dün gibi aklımda. Gelip bize dediler ki, ‘Darbe başladı ve sizi götüreceğiz. Yataklarınızdan kalkmayın. Hükümet geldi ve sizi kontrol edecek’. Biz o zaman anladık ki gelip bizi sürgün edecekler. Sabah olmadan bir manga asker öncesinden geldi ve öğleye kadar etrafımızı askerler kapladı. Bizi davar sürüsü gibi sürdüler. ‘Sizi önce Kalan’a ve daha sonra başka şehirlere göndereceğiz’ dediler. Bizi buradan Marçik’e götürüp topladılar. Erkekleri birbirine bağladılar. Atatürk’ten sonraki adam bizi kırdı. Onun yardımcısı buraya gelip bizi kırdı. Sebebini anlayamadık. ‘Biz hükümetin hiçbir yerine tecavüz etmedik, hırsızlık yapmadık. Dinimiz birdir. Bizi neden ayrı görüyorsunuz? Hz. Ali ve Hz. Muhammed birbirinin akrabasıdır. Neden bunu yapıyorsunuz? Neden öldürüyorsunuz?’ dedik. Mareşal Fevzi Çakmak bizi kırdı. Gece tepede yıldızlar vardı. Kadınların karnına süngü vurarak bebekleri süngü ucuna takıp yukarı kaldırıyorlardı. Bazı kadınlar dağlara kaçtı. Daha sonra erkekleri öldürdüler. Önce kadınları öldürmelerinin nedeni, soyumuzu kurutmaktı. Kimileri dayanamayıp öldü. Daha sonra bu ölenleri toplayıp, kanca takıp biriktiriyorlardı. Askerler her gün gelip canlı kalanlar olmuş mu diye nefes seslerini dinliyordu.”
‘Operasyondan sonra Dersim, Tunceli oldu’
Tekrar ele geçirildiklerinde, askerlerin bu defa da onları yaktığını anlatan Hasan amca, sözlerine şöyle devam ediyor: “Askerler tenekeyi açıp üzerimize sıvı bir şey serpti. Biz daha önce gaz görmemiştik, meğer bizim üzerimize gaz yağı döküyorlardı. Bizi ateşe verdiler. Gök alev alevdi. Bazılarımız yine kaçmayı başardı. Ama geriye kalanlar, yanarak öldü. Kaçtığımızda, arkamızdan geliyorlardı. Yolda yakalananlar, öldürülüyordu. Göğüslerine süngü yiyen kadınların süngü sesleri hala kulağımda… Unutamadım o sesleri. Biz çocuklar, ağzımız burnumuz kan içinde onları seyrediyorduk. Amcamın oğlu yaralıydı ve kolu kopuktu. Sadece az bir parça kalmıştı. Ben ona ‘Gel kolunun diğer kalanını koparayım, sana ağırlık yapmasın’ dedim ama istemedi. Düşünsenize kolu kopmuştu, ama ağlamıyordu. Ben de peşimizden gelen askerlerin ateş etmeleri sonucu kafamdan ve bacağımdan kurşun aldım. Günlerce Munzur’un kan akan suyunda, saklanarak kaçmayı başardım. Ama o günler hâlâ aklımda. Tek merakım, bizi neden kırdıklarıdır. Bizleri öldürmelerindeki neden neydi bilmek istiyorum…” Hasan Amca, daha önce Mameki, Kalan adıyla anılan Dersim coğrafyasının, Tunceli adını yapılan operasyonla aldığını ekliyor.
Dersim Kırımı’nda gelin olduğunu söyleyen 110 yaşındaki Elif Yüksel, o günlerin acısının geçmediğini dile getiriyor. Kırımdan önce mal varlıklarının olduğunu fakat daha sonra bir şey kalmadığını anlatan Elif Ana, “Başka coğrafyalarda, bilmediğimiz bir yaşamın mücadelesini verdik. Aslında benim pek anlatacak bir şeyim yok. Her şey ortada zaten” dedi.
Foto – Kamera: Zehra DOĞAN
(zd/gk/hp)

