VAKAD çatısında kadınlardan barış konulu sempozyum

23:27

 


JINHA


WAN – VAKAD tarafından gerçekleştirilen sempozyumda konuşan feminist aktivist Leyla Saral, toplumsal olarak yaşanan ve feministlerin üzerinde durduğu sorunun biyolojik varlık olarak erkeklik ile değil, ataerkil zihniyetle olduğuna vurgu yaptı.


Van Kadın Derneği tarafından gerçekleştirilen “Toplumsal Barışın Siyasal ve Toplumsal Patikaları” konulu sempozyumun ikinci oturumu  “İslam’da Barışın Dili ve Geleneği”, “Feminizm ve Toplumsal Barış” başlığıyla gerçekleştirildi. İkinci oturumun moderatörlüğünü Evin Keskin ile VAKAD Başkanı Müjgân Güneri yaptı.


‘Barışı istiyorsak önce egolarımızdan vazgeçmeliyiz’


Din ve barış kavramları üzerine sunum yapan Emine Uçak Erdoğan, dinlerin günlük hayatta görülen pratiklerinde sorun yaşandığını söyledi. Barışın konuşulduğu günlerde İslam’da barış ve barışın konuşulmasındaki zorluğa değinen Emine, bu durum dinlerden kaynaklanıyormuş gibi görülmeye ve 11 Eylül’den sonra terörün İslam ile bağdaştırılmaya başlandığına işaret etti. Bu algılardan birinin de “din adına kan dökmek” olduğunu ifade eden Emine, “İslam tarihinde de böyle örnekler vardır. İlahi kitaplara savaş ayeti çıkarmak için bakarsak onu da buluruz. Fakat barış için de ayetler buluruz. İslam kelimesinin kökeni de selam demektir. Yani barış. Bugün Ortadoğu’da yaşananların cihat kavramına ne kadar sığdırabiliriz bilmiyorum” dedi.


Hz. Muhammet döneminde yaşanan savaşlardaki barış tavrından örnekler vererek İslamiyet’in barışa bakışına değinen Emine, barışın egoların ve tahakkümün ortadan kalkmaması nedeniyle zorlaştırıldığını dile getirdi. İktidarların barıştan bahsederken dahi, tahakkümcü yaklaşıldığına dikkat çeken Emine, “Barışı istiyorsak önce egolarımızdan vazgeçmeliyiz. İnsan çatışmanın içinde doğarsa, çatışmayı kendi varlık sebebi olarak görür. Bu da barış ortamının gelmesini zorlaştırır” şeklinde konuştu.


İslam’ın temel kaynakları üzerinden barışa ilişkin konuşan Yıldız Ramazanoğlu ise, İslam’da barış kelimesinin değil, iman (emin) ve İslam (selam, iyi) kelimelerinin varlığını kaydetti. Mazlum Der’in kurucu üyelerinden olan Yıldız, 1992 yılında yaptıkları ilk toplantı ile Kürt sorununu tartıştıklarını ifade ederek, 2012 yılında bini aşkın kişiyle gerçekleştirdikleri ve ikinci kez Kürt Sorununu tartıştıklarının altını çizdi. Yıldız, 2012 yılında Kürt Sorununu tartıştıkları toplantıdan çıkan sonuçları katılımcılarla paylaştı.


‘Rojava’daki cihat anlayışı sapkınlıktır’


İkinci oturumun son konuşmasını ise Barış İçin Kadın Girişimi Aktivistlerinden Hüda Kaya gerçekleştirdi. “Büyük acıların arasında barışı konuşmaya, anlamaya, anlaşmaya çalışıyoruz” diyen Hüda, gerçekleştirilen toplantının da bir ibadet olduğuna ve İslam’ın kendisi için barış olduğuna inandığına değindi.


Son bir aydır Rojava’da cihat adı altında tekbirlerle insanların kafalarının kesilmesine, kadınlara tecavüz edilmesine vurgu yapan Hüda, bu şekilde yansıtılan İslam ve cihat anlayışının sapkınlık olduğunun altını çizdi.


Hüda, her dinde bir cennet hedefi olduğunu belirtti. Ayrıca, “Siz yer yüzünde cenneti ne kadar yaşar ve yaşatırsanız o kadar cennetlik olabilirsiniz. Allah, ‘Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar mücadele edin’ der. Kuran’ın, Allah’ın İslam’ı bambaşka; insanların aklında tahrif edilen başkadır. İnsanlığa, statü, saltanat eksenli bir din öğretildi. Allah, hepimizi aklımızı ve yüreğimizi kullanabilenlerden eylesin. Allah sözlerimizi, ettiklerimizi, barışa hizmet edenlerden eylesin” dedi.


Bildiri sunumu ve soru-cevap bölümünün ardından “Feminizm ve Toplumsal Barış” konulu oturum gerçekleştirildi. VAKAD Başkanı Müjgan Güneri’nin moderatörlüğünü yaptığı oturumun ilk konuşmacısı feminist aktivist Leyla Saral oldu.


‘Kadınların barış için yaptıkları çağrılar zayıflıkla bağdaştırılmasın’


Leyla, toplumsal olarak yaşanan ve feministlerin üzerinde durduğu sorunun biyolojik varlık olarak erkeklik ile değil, ataerkil zihniyetle olduğuna vurgu yaptı. Ayrıca kadınların daha nazik, merhametli, kırılgan olduğunu da kabul etmediklerine dikkat çeken Leyla, kadınların uzlaşma ve barış için yaptıkları çağrıların zayıflıkla bağdaştırılmasının da doğru olmadığına vurgu yaptı.


Leyla, erkeklerin savaşlarda, korkak damgası yememek için ölmeye ya da öldürülmeye zorlandıklarını dile getirdi. “Savaşın bizi özgürleştirebileceğini düşünmüyorum” diyen Leyla, “Bizden biyolojik üretim makinesi gibi bahsediliyor. Burada da milli bir misyon yükleniyor kadınlara. Biz başbakanın üreme makinesi değiliz. Buna sadece biz karar veririz. Savaşan insan gücünü azaltmaktan yana bir şeyler yapmalıyız ve savaşanları da huzursuz etmeliyiz. Dünyadaki bütün kadın ve erkeklerle ortak yaşam talep ettiğimizi feminist kadınlar olarak da söylemek isterim. Ben bir kadın olarak asker yetiştirmeyi de düşünmüyorum” şeklinde konuştu.


‘Savaşın yarattığı militarizm hayatı zehirliyor’


Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlisi Doçent Doktor Aksu Bora, PKK tarafından sürdürülen ateşkes sürecini önemsediklerini belirterek, bu süreçte kadın ölümlerinden kimsenin söz etmediğine dikkat çekti. Kadınların müdahil olamayacağı bir barış gündemi yaratılmak istendiğini ifade eden Aksu, “Savaşın yarattığı militarizmin hayatı nasıl zehirlediğinden söz etmeliyiz. Savaş, eğitime sağlığa ayrılması gereken bütçenin savaşa ayrılmasına neden olan ve antidemokratik bir süreçtir” dedi. Kürt Sorununun Kürtler ve devlet arasında halledilebilecek bir sorun olmadığını kaydeden Aksu, şunları dile getirdi:


“Ben sorun değil dert demek istiyorum. Bu dert aslında hemdert olduğumuz bir şey. Kadınların avantajı şu oldu: Bu hemdert olma durumunu iyi kullandı. 20 yıldır feminist kadınların bir çalışması var ve Türkiye’de feminist mücadele doğduğundan beri barış meselesini hep önüne koydu. Ben hala Türkler ve Kürtler olarak birlikte konuşabileceğimiz bir şeyler olduğuna inanıyorum.


‘Umutlar suya mı düştü’


Son oturumun son konuşmasını gerçekleştiren Barış İçin Kadın Girişimi aktivisti Nilgün Yurdalan, “Toplumsal barış dediğimizde konuşma imkânının her zaman olması ve hiçbir zaman kapatılmaması olarak anlıyorum” dedi. Türk halkının içine milliyetçiliğe, nefrete, Türkçülüğe dayalı nefret tohumları ekildiğine işaret eden Nilgün, asıl nefretin LGBT’ler üzerinde yoğunlaştığını belirtti. Kadınların barışın patikalarında önemli bir olgu olduğuna dikkat çeken Nilgün, kadınların bütün süreçlerde ve bütün aşamalarda olması gerektiğini vurguladı. Nilgün, “Kadınlar savaştan başka türlü etkileniyor. Kadınların mağduriyetleri hazırlanan hiçbir raporda yok. Devlet tarafından da resmi olan ve olmayan bütün görüşmelerde kadınların da bulunması talebimiz var.  Görüşmelerimizde kadınlar barıştan yana çok umutlu olduklarını belirtmişti. Artık cenazeler gelmiyor denildi. Kadınlar bir ay önce çok mutluydu ama şimdi ne oldu bilmiyorum. Suya mı düştü bu umutlar? Türk olmak da çok zor. Kendinle sürekli didişiyorsun. Türk toplumunun siyasileşmiş değerlerinin hemen hemen tümüyle karşısındayım” şeklinde konuştu.


(gk-sş)