‘Türkler, Diyarbakır Cezaevi’ne ‘Türkiye Devleti nedir?’ diye bakmalı’
10:03
Hülya ADIYAMAN - JINHA
İSTANBUL - Diyarbakır Askeri Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu tarafından yapılan 3 yıllık araştırma raporlarını hazırlayan heyet içerisinde yer alan Yard. Doç. Dr. Nazan Üstündağ, “Nasıl ki Nazi Kampını, Güney Afrika ırkçılığını bütün dünyanın bilmesi gerekir, aynı şekilde Diyarbakır Cezaevi de bu tür bir bilmeyi gerektirir.Türkler, Diyarbakır Cezaevi’ne ‘Türkiye Devleti nedir?’ diye bakmalılar. Ama Kürtler de ‘Kürt mücadelesi nasıl bir ahlak oluşturmuştur?’ diye bakmalıdır. O ahlakı devam ettirmeye çalışmalılar. Olanları genç kuşakların hafızalarına geçirmek, unutanlara da hatırlatmak gerekiyor.”
Diyarbakır Askeri Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu tarafından yapılan 3 yıllık araştırma sonunda elde edilen bilgi ve verilerden oluşan raporları hazırlayan heyet içerisinde yer alan Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Nazan Üstündağ ile, hazırlanan rapor ve Diyarbakır Zindanı üzerine konuştuk.
‘Onlara, kendi ölümlerini anlattırmak, büyük sorumluluk!’
- Diyarbakır Askeri Cezaevinde kalan yüzlerce kişinin yaşadıklarını, tanıklıklarının kamera kayıtlarını dinlediniz, bant çözümlemelerini okudunuz. Ayrıca yine cezaevinde kalmış insanları dinlediniz. Neler hissettiniz?
Genel olarak çok büyük bir sorumluluk. Bizim dinlememizden daha çok onların anlatması ve onlara anlattırmanın verdiği büyük yük ve sorumluluk. O insanlara “Neler yaşadınız?” diyorsunuz ve yaşadıkları bir çeşit ölüm aslında. Kendilerine rağmen hayatta kalmışlar. Bir kısımları ölmüş. Hayatta kalan kısımları o ölüme tanıklık etmiş. O yüzden anlattıkları şeyin içeriğinden çok anlatırken ki tutuklukları, zorlanmaları, anlatırken sürekli ‘anlatamıyorum’ sancısı çekişleri, kendi ölümlerini kanıtlamak zorunda hissetmeleri bütün bunlar çok kolay olmayan bir süreç. Sizde kendilerinin ölümünü anlatmaya mecbur bıraktığınız insanlara karşı büyük bir sorumluluk yükleniyorsunuz.
- Tanıklıklardan ve yaşanmışlıklardan sizi en fazla rahatsız eden, canınızı acıtan nedir?
Genel olarak cinsel işkenceler son derece rahatsız ediyor. Yaşayan için en ufak dayak bile korkunç bir şey ki, burada çok korkunç şeylerden bahsediyoruz. Dinleyen için en rahatsız edici şey alışıla geldik hiyerarşilerin alt üst edilmesi sanırım. Gençlerin yaşlıların sırtına bindirilmesi, babaların oğullara, oğulların babalara tecavüze zorlanması, cop sokulup sonra o copun bütün koğuşa yalatılması. İnsanların cinsel organlarına ip bağlanıp dolaştırılması bildiğimiz bir takım kültürel hiyerarşilerin alt üst edilmesi insana dayaktan çok daha ağır geliyor.
‘Diyarbakır Cezaevi, Kürt mücadelesinde bir milattır’
- Sizce Diyarbakır Askeri Cezaevi’nin işkence hanenin ötesinde bir anlamı var mı?
Diyarbakır Cezaevi kesinlikle bir milattır. Kürtlerin iktidarla mücadelesi çok uzun tarihi olan bir mücadeledir. Fakat Diyarbakır Cezaevi şöyle bir milattır ki,orijinal bir takım günahlar vardır, devletlerin işlediği.Ermeni Soykırımı böyle bir günahtır. Diyarbakır Cezaevi’ de böyle bir günah. Diyarbakır Cezaevi, bugünkü 2012 de karşılaştığımız operasyonlardan vazgeçmeyen, barışa hiçbir şekilde yanaşmayan, bütün hakikatleri gizlemeye devam eden, Pozantı’yı, Roboski’yi yaratan Türk Devleti’ni kurmuş olan günahlardan bir tanesidir. Aynı zamanda Diyarbakır Cezaevi’ni yaşadıktan sonra da Kürt halkının bir daha Türk Devlet’iyle hesapsız bir şekilde ilişkilenmesi mümkün olamaz. Bir cezalandırma sistemi değil Diyarbakır Cezaevi. Dünyanın her yerinde var. Biri suç işler ve devlet buna işkence yapar. Bunların hepsi gayri hukukidir. Modern devletin hukukuna sığmaz. Ama burada askıya alınan modern devletin normal hukukunun ötesinde bütün gelenekler, görenekler, insanlıkla ilgili bildiğimiz herşeydir.
Çoluk çocuk, yaşlı genç, kardeş, ana, baba demeden bütün bir halk içeriye alınıyor. Milletvekillerinden, devletle işbirliği yapmış ağalara kadar herkes, her türlü işkenceden geçiriliyor. Halka karşı işleniyor bu suç. İkincisi Türkiye Devleti’ni Türkiye milletlerini sembolize etmekte o güne kadar kullanılmış olan bütün her şey marş, nutuk, Atatürk resimleri, bayrak resimleri aklınıza gelebilecek her şey birer işkence aleti haline getiriliyor. Bu anlamda onlarla aynı şekilde ilişkilenmek mümkün değil. İnsanların kendi bedeninden çıkan her türlü sıvı, her türlü organ, onlara karşı işkence malzemesi haline getirildi. Böyle bir şeyden sonra bu bir ontolojik savaş. Bir tek Türkiye ve Kürtlerin ilişkisi değil, modern dünyayı anlamak için Diyarbakır Cezaevini bilmek lazım. Nasıl ki Nazi Kampını, Yahudilere yapılanları, Güney Afrika ırkçılığını bütün dünyanın bilmesi gerekir, aynı şekilde Diyarbakır Cezaevi de bu tür bir bilmeyi gerektirir.
‘Onlar, ölümden sonra hayatı kurdular’
- Cezaevinden geriye ne kaldı? Daha doğrusu Diyarbakır Cezaevi’nin Kürtler üzerinde ve Kürt hareketi üzerinde sizce nasıl bir etkisi var?
Cezaevini sadece yıkıcı olarak görmemek gerekir. Şöyle bir benzetmede bulunayım.İnsanlığın bir kısmı ölüyor.Bir kısmı da o ölüme tanıklık ediyor. O tanıklık eden kısım Diyarbakır Cezaevi’nde ölümden sonra hayatı da kurmuş. Bir takım ahlaki kodlar da belirlemiş.Dayak pozisyonuna geçin diyor askerler. Herkes ellerini dışarı çıkarıyor. Bazıları yaşlılar ve gençler yerine iki kez ellerini çıkarıyor. Onlar dayak yemesin diye. Ciddi bir ahlak oluşuyor. O ahlak mutlaka Kürt hareketini güçlendiren bir ahlak. Ve ben Diyarbakır Cezaevi’ni bilmenin sadece Türkler için gerekli olduğunu düşünmüyorum. Yani ’ Türkler Kürtlerin acılarını anlasın,empati duysun’ böyle bir şey değil. Bence Kürtlerin de Diyarbakır Cezaevi’ni iyi anlaması gerekiyor. Türkiye Devleti’nin ne olduğunu belki her gün yaşadıkları için biliyorlar. Türkler, Diyarbakır Cezaevi’ne ‘Türkiye Devleti nedir?’ diye bakmalılar. Ama Kürtler de “Kürt mücadelesi nasıl bir ahlak oluşturmuştur?” diye bakmalıdır.O ahlakı devam ettirmeye çalışmalılar. Onları genç kuşakların hafızalarına geçirmek, unutanlara da hatırlatmak gerekiyor.
‘Diyarbakır Cezaevini anlamak için bizimle değil, eşlerimizle konuşun!’
- Diyarbakır Cezaevi’nde kadın tutuklularda vardı. Bu kadınların Kürt mücadelesine etkisi oldu mu? Nasıl oldu?
Kadınlar bütün Kürt mücadelesinin her ayağında asal aktörlerdir. Diyarbakır Cezaevi’ndeki kadınların mücadelesini anlamak için illa Diyarbakır Cezaevi’nde yatmış kadınlara bakmamak gerekiyor. Konuştuğumuz bir erkek, şöyle demişti, ‘Siz Diyarbakır Cezaevini anlamak istiyorsanız aslında bizimle konuşmayın, bizi ziyarete gelen eşlerimizle konuşun. Çünkü işkencede en korkunç olan şey, size copun vurduğu anda etinizle karşılaşması değildir. O copun her kalkışında yeniden inmesini beklemektir. Ve bizim eşlerimiz için o cop sürekli havadaydı.”Düşünün eşiniz yok, akrabaların yanında kalıyorsunuz. Bu bir yandan dayanışmadır belki, ama biryandan da baskı, otorite, yarıştır. Anneler öyle. Dışarıda kalan kadınların kendileri, bu toplum için büyük bir mücadele verdiler. Şehit olmak büyük bir mücadele biçimidir. Ama hayatta kalmak, gündelik hayatı devam ettirebilmek aynı derecede büyük bir mücadeledir. Biz şehitlerin mirasını aldıysak, onların da mirasını aldık. O yüzden kadınların hikâyesi de çok önemli ve çok iyi bilinmesi gerekiyor.
‘Kürtlerin hassasiyeti, devlet politikalarıyla biçimlenmiştir’
- Cezaevinin Kürt toplumu üzerindeki sosyolojik etkisi ne oldu?
Bir devlet algısı, ikincisi de Kürt olma meselesi. Kürtlükte bugün vurgu yapılan dil olsun, ahlak olsun bunların cezaevinde yaşananlarla çok ilgisi var. Dile yapılmış tecavüzlerle, dile yapılmış baskılarla Kürt halkının birçok hassasiyeti bence cezaevi ve cezaevi sonrasındaki dönemde Türkiye Devleti’nin politikalarıyla da biçimlenmiş. Türklerin hassasiyeti var diyoruz. Bayrak vs. Kürtlerin de bir takım hassasiyetleri var. Bu hassasiyetlerin cezaevinde yapılmış korkunç baskıların çerçevesinde de biçimlenmiş. Ne yazık ki Diyarbakır Cezaevi’nin gizli tutulması, Türklerin, Kürtlerin hassasiyetini anlamamasına sebep oluyor.
- Kürtler için dil niye bu kadar önemli?
Bu cezaevinde bu dil, var olma savaşı yaşamıştır. Her şeye rağmen de var olmuştur. 1984’teki büyük direnişte insanlar Kürtçe “İşkenceyi yeneceğiz” diye bağırdıkları zaman duydukları sevinci, yeniden doğma hissini ağlayarak anlatıyorlar. En duygulandıkları an o. Bu dil böyle bir mücadele vermiştir. Tabi ki bu dil hiçbir baskıya hiçbir iktidara boyun eğmeyecektir. Türklerin bu hassasiyeti iyi anlaması için Diyarbakır Cezaevi’ni de çok iyi anlaması gerekiyor. Kişilere yapılandan çok daha fazlasıdır Diyarbakır Cezaevi.
‘Raporumuz, Türkiye’de bir ilk!’
- Raporunuz hakkında bahseder misiniz?
Raporumuzu adliyeye verdik.Delil dosyası içine girdi. Bu raporda çok inter disipliner bir çalışma yürüttük. Prof. Turgut Tarhanlı, Fikret İlgiz, Ozan Erözden, Celalettin Can, Nimet Tanrıkulu, Şebnem Fincancı, Murat Peker, Mustafa Sütlaç ve ben. Hepimiz farklı meslek gruplarından akademisyenleriz. Üç senelik çalışma sürecinde bu raporu hazırladık ve teslim ettik. Bugün çok heyecanlıydı benim açımdan. Türkiye’de bir ilktir bu. Önemli bir mücadele alanını açtığımızı düşünüyorum.Bu belgeler, bir kanıt niteliğindedir. Bütün bu toplanmış tanıklıkların sistematik analizi, mahkemede kullanılacak bir kanıt haline getirildi.
Nazan Üstündağ kimdir?
"Yard. Doç. Dr. Nazan Üstündağ1994'te Boğaziçi Üniversitesi'nden mezun oldu. 1998'de İndiana Üniversitesi'nde doktorasını yaptı. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesi olan Nazan, modernite teorileri, anlatı metodları ve devlet etnografyası alanlarına ilgi duyuyor.Nazan Üstündağ, Diyarbakır Askeri Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu tarafından yapılan 3 yıllık araştırma sonunda elde edilen bilgi ve verilerden oluşan raporları hazırlayan heyet içerisinde yer alıyor.
Foto – Kamera: Hülya ADIYAMAN
(ha/gk/hp

