Nefret söylemi gölgesindeki ötekiler…

09:24

Eylem Daş / JİNHA 


İSTANBUL - Sosyalist Feminist Kolektifi üyesi Ayşe Toksöz, “Kadın bedeni ve kimliği üzerinden edilen küfürler, kadınları aşağılamakla kalmıyor,’öteki’ olarak kurgulanan herhangi bir grubu, (Kürtler, Ermeniler, karşı takımın taraftarları...) aşağılamanın yolunun da onu ‘kadınsılaştırmak’ olduğuna dair bir çerçeve çiziyor” dedi. 


Erkek egemenliğinin güçlü hale gelerek tüm toplumsal kurumlara sirayet etmesi ile birlikte kadına yönelik küfür nefret ve cinsiyetçi söylemler medyanın da  aracılığı ile meşrulaşmakta. Kadını aşağılamanın ve yok saymanın normalleştirmeye çalışılması çabaları  medya sayesinde kendini yeniden üretmekte ve toplumun hafızasına kazınmaktadır. Medyanın ve arkasında yatan siyasi  ve kadın üzerindeki politikalarını değerlendiren Sosyalist Feminist Kolektifi Üyesi Ayşe Toksöz  medyada sadece kadınların değil toplumun “öteki” diye tabir ettiği Kürtler LGBT bireyler, ve diğer grupların kimliği üzerinden bir aşağılamanın ve nefret söylemlerinin olduğunu dile getirdi. 


‘Kadın cinayetleri, kadın erkek ilişkilerinin doğal bir sonucu gibi’ 


Medyada kadın cinayeti haberlerinin, öldürülen kadınları suçlayan, katil erkekleri mazur gösteren, ve cinayeti normalleştiren bir dille sunulduğunu belirten Ayşe, kadın katliamının sebebinin medya olmadığını ancak bu tip “3. sayfa” haberlerinin yıllardır toplumun zihnine nakşeden belli bir algının mevcut olduğunu kaydetti. Cinayetleri, kadın-erkek ilişkilerinin üzücü ama doğal bir parçasıymış gibi kabul ettirildiğini ileri süren Ayşe, kadınlar ve erkeklerin de kuşkusuz kendi ilişkilerine dair birtakım çıkarımlarını bu algının üzerine inşa ettiğini ifade etti. 


Aşağılamanın yolu ‘kadınsılaştırmak’ 


Meselenin sadece medyada yansıtılan kadın cinayetleri olmadığını, birbirini besleyen farklı politik eğilimlerin söz konusu olduğu dile getiren Ayşe,“Kadın bedeni ve kimliği üzerinden edilen küfürler, kadınları aşağılamakla kalmıyor, ‘öteki’ olarak kurgulanan herhangi bir grubu, (Kürtler, Ermeniler, karşı takımın taraftarları...) aşağılamanın yolunun da onu ‘kadınsılaştırmak’ olduğuna dair bir çerçeve çiziyor” dedi.  Ayşe, cinsiyetçilik, ırkçılık, homofobi ve nefret söylemlerinin birbirlerine karıştığını ileri sürerek, bu dilin medyada büyük bir rahatlıkla, hatta “mizah” adı altında kullanılarak  meşrulaştırıldığına dikkat çekti. Ayşe, bu sebeple medyanın, kadınlar üzerinden bütün dışlanmış grupların aşağılanmasına ve nefret söyleminin doğallaştırılmasına vesile olmayı sürdürdüğünü sözlerine ekledi. 


‘Hükümet, kadını neoliberal çarkın içine sıkıştırıyor’ 


Kadın üzerine yürütülen politikalara da değinen Ayşe, “AKP Türkiye’de neoliberal ekonomi mantığıyla yeni-muhafazakar bir toplumsal tahayyülün eklemlenişini temsil ediyor. Birbirine zıt görünseler de bu eğilimlerin her ikisi de kadınların emekleri ve bedenleri üzerinden çıkar sağlıyor ve aile, bunların kesiştiği odak olarak ortaya çıkıyor” şeklinde konuştu. “Toplumdaki yerlerinin  öncelikle ailesi” üzerinden belirlenen kadınların, iş gücüne erkeklerle eşit zeminde katılmadığını vurgulayan Ayşe, kadının, yeni “muhafazakar aile” söylemi üzerinden, hem ücretli hem ücretsiz emek yoluyla bu neoliberal çarkın içine kıstırıldığını ileri sürerek,kadınların bedeni ve kimliği üzerinde kontrol sağlanmaya çalışıldığına dikkat çekti. 


‘Başbakanın otoritesi gölgesinde kadın politikaları’ 


Kadına yönelik bu politikaların sadece Türkiye’de uygulanmadığına işaret eden Ayşe,  AKP’nin  kadın politikalarını sadece Ortadoğu’ya değil, tüm dünyaya model olabilecek bir maharetle yaptığını kaydederek, politikaların içinde Başbakan Tayip Erdoğan’ın otoriteryanizminin de payı olduğunun altını çizdi.  Ayşe, “Dini söylemlerin kullanılışı, savaşın kışkırttığı milliyetçi ve militarist anlayış da buna katkı sunuyor. Özetle AKP’nin politikalarında kadınların aileye ve eve hapsedilişi, çok temel bir yere oturuyor” ifadelerini kullandı. 


‘Ayıpsanan hamilelik değil, kadının cinselliği ve kamusal varlığıdır’ 


Gündemdeki hamilelik tartışmalarını da değerlendiren Ayşe, “Hamileliğin ayıpsanması” nın yanlış bir tespit olduğunu ifade ederek, son olarak medyada Ömer Tuğrul İnançer’in ortaya attığı sözlere bakıldığında, ayıpsananın hamilelikten ziyade kadın cinselliği ve kamusal varlığı olduğunu vurguladı. Ayşe, “Devletin ve yargının tecavüz karşısındaki tepkisizliğinin, bize zaten aslolanın kadının cinsellikten kopartılması ‘korunması’ değil, kendi cinselliği üzerinde kontrol sahibi olmaktan alıkonması olduğunu nicedir gösteriyor” şeklinde konuştu. Geçen yıldan beri tekrar tekrar gündeme gelen kürtaj tartışması ve hamileliğin fişlenmesi de bununla bağlantılı olduğunun altını çizen Ayşe, “Mesele elbette doğmamış bebelerin öldürülmesi değil, kadınların hamilelikleri ve dolayısıyla cinsellikleri üzerinde hak, söz, ve kontrol sahibi olmalarının engellenmesidir” dedi.


Ayşe sözlerini şöyle sürdürdü: “Kadının kamusal alanda var oluşu bile bu kontrolü sağlamaya yönelik bir adım gibi algılandığından, ‘hamile hamile gezmek’ bu mantık için tehdit edici bir görünüme bürünüyor. Oysa ‘anne’, yaş meselesinden değil, toplumsal konumuna atfedilen anlamlar yüzünden de cinsiyetsizleştirilen dolayısıyla cinsellikten arınması beklenen bir varlık olduğundan, yüceltilmesi daha kolay oluyor.” 


‘Kadının kurtuluş mücadelesi için emek veriyoruz’ 


Sosyalist Feminist Kolektif’li kadınlar olarak, erkek tahakkümüne karşı mücadele ettiklerini söyleyen Ayşe,  sermayeden ve devletten bağımsız feminist politika yaptıklarının altını çizerek, kadının kurtuluş mücadelesi için emek sarfettiklerini, erkek egemenliğini yalnızca söylemsel bir kurgu değil maddi temelleri olan bir sistem olarak ele aldıklarını söylerine ekledi. 


(ed/zd)