Değişen tek şey, artarak büyüyen acı oluyor…

10:44

 


Esra Gültekin – Ruken Çelik / JINHA


ŞIRNEX – Roboski’ye giden yolda, dağlar, sınırlar, kıvrılan yollar ve sorgular değişmiyor. Değişen tek şey, artarak büyüyen acı oluyor ve Roboskîliler hâlâ adalet bekliyor.


Geçtiğimiz günlerde DÖKH aktivistleri ile Diyarbakır’dan çıkıp Şırnak’a, PKK’lilerin geri çekilme sürecini takip eden izleme çadırlarından birine gidiyoruz. Çadırda, dağ rüzgârına karışmış anaların tebessümleri ılık bir “Merhaba” ile karşılıyor bizi…


Günlerdir bekleyiş ve endişe içinde nöbet tutan kadınların yanındayız. İki çadır kurmuşlar Cudi ve Gabar’ın tam orta yerinde. Çadırlardan biri gece kalmak için. Anneler gelenleri bu çadırda karşılarken, gün içinde çevredeki gözlemlerini birbirlerine aktarıyor ve gündemdeki konuları tartışmayı da ihmal etmiyor. Diğer çadırda ise bir yandan yemek yapılırken, diğer yandan gece uykusuz kalanlar yanan sobanın başında sohbet ediyor. Biz de bir gece misafirleri olduktan sonra, yine kıvrılan yollardan geçip Uludere’ye varacağız…


‘Yolları açık olsun…’


Geniş bir meydana kurulmuş çadırı ne kadın- erkek, ne yaşlı-genç, ne de çocuklar boş bırakmıyor. Gençler türküler söyleyip halaya başlıyor çadırın önünde. Anneler zılgıt ve alkışlar eşliğinde günün ilk halayına eşlik ediyor. Yorulmak ne mümkün ama içeriden sesleniyor kadınlar, “yemek hazır” diye.  Gün yakıcılığını yavaş yavaş azaltıyor. Çayımızı alıp uçurumun kenarında oturuyoruz. Üstümüzden eksik olmayan uçaklar ve etrafımızda bizi izlediğini bildiğimiz karakol noktaları. Her anlamda izlenilme duygusunun yarattığı o gerginliği yaşasak bile, güneşin sofrasında kurulan sohbetimize engel olamıyor. Bir Ana, “Şimdi çocuklarımız uğruna mücadele ettiği dağları terk ediyor, yolları açık olsun. Anneleri bu dağlarda onların ayak izlerine basıp nöbetlerini tutacak“ diyor, karşımızda sıralanmış dağlara bakarken.


Gün erken başlayıp erken bitse bile, karanlıkla beraber ziyaretler azalmadan devam ediyor. Çadırın içi kalabalık, söz hakkı alanlar geri çekilme sürecine ilişkin düşüncelerini dile getiriyor. Tartışma iki saatte yakın sürüyor. Sonra dışarıda yine sloganlar ve zılgıtlar eşliğinde halaya duruyor insanlar. Gecenin son halayı bu… Herkes uyumaya başladığında, sobanın başında sohbet eden tek tük birkaç kişi kalıyor. Gece ay ışığıyla dağ yollarını belirginleştiriyor. Rüzgâr sesine karışan kuş sesleri daha da yakınımızda şimdi…


‘Günlerden Roboskî…’


Sabah erken saatte kalkıyoruz. Güneş yeni yeni doğuyor dağın ardında. Saat altı civarı… Arkamızdaki yolda askeri bir hareketlilik var. Zırhlı araçların ve korucuların denetiminde askerler yol boyu mayın taraması yapıyor. On günden fazladır nöbet tutan bir Ana, “Bu psikolojik savaş kızım. Her sabah yapıyorlar bunu” diyor. Kahvaltımızı yaptıktan etrafı daha geniş görmek için ardımızdaki yüksek dağa doğru tırmanıyoruz. On dakika sonra küçük bir tepe beliriyor karşımızda. Bir kişinin küçük ağaçları baltayla parçaladığını görüyoruz. İlk başta köylülerden biri sanıyor olsak bile, yakınlaştıkça kalabalık bir asker grubunu görüyoruz. Kesilen ağaçlar yemek yapmak için yakılan ateşe atılıyor… Askerler bizi görünce hareketlilik duruyor. Yeniden çadıra dönüyoruz.


Saat 10.30’da, çadırdan çıkıp çoğu çocuk otuz dört kişinin katledildiği Roboskî köyüne gidiyoruz. Yaklaşık bir saat sürecek yol boyunca sekiz arama noktasının altısında durduruluyoruz. Arama noktalarından birinde kadınlar, “Bütün araçları durduruyor musunuz?” diye soruyor. Görevli askerse, “Keyfime göre” diyor. Araç içindekiler tepkili haliyle… Yola devam ediyoruz, günlerden Roboskî…  Aileler her Perşembe, çocuklarının mezarı başında basın açıklaması yapıyor ve adalet için seslerini yükselterek faillerin açığa çıkartılmasını istiyor. Basın açıklaması esnasında çok yakınımızda bir helikopter beliriyor ve kitlenin karşısında birkaç dakika havalandıktan sonra geri dönüyor. İlk günkü acı neyse bugün de aynı acı denilemez. İlk günkü acı neyse, bugün kat be kat daha derin yaralar açmaya devam ediyor.


‘Her parçasını ellerimle topladım’


Her mezarın başında bir ana, kardeş, baba… Hepsinin diyecek öyle çok şeyi var ki, ilerleyip ağlayan Zahide Ana’nın yanına gidiyoruz… Oğlu Aslan Encü’nün parçalanmış bedenini elleriyle topladığını söylüyor gözyaşlarıyla. Katliamın beş yüzüncü günü yaşadıklarını anlatıyor, tel örgülerle çevrilmiş sınır hattını. Askerin izin vermemesine rağmen katliam bölgesine gidişlerini… “Şimdi üzerimizdeki baskı daha fazla” diyor.


Mezarlıkta yapılan basın açıklamasının ardından oradan ayrılıyoruz. Gece Roboskî’de misafiriz. İnsanların gösterdiği ilgi bizi mahcup ediyor. Bir genç, “Bu sadece Roboskî’nin değil, bütün Kürt halkının gerçeği. Bizim insanlara kötü yaklaştığımız görülmemişken, gülmeyi unuttu her birimiz” diyor.  Gece, henüz on üç yaşında katledilen Bedran Encü’nün ailesine misafir oluyoruz. Fotoğrafı dahi konmamış nüfus cüzdanını gösteriyor annesi. Yüzündeki kıvrımları daha da derinleştiren gözyaşını saklayarak… Bedran’dan küçük olan kız kardeşiyse abisinin ölümünden sonra ciddi travmalar geçirmiş. Yaklaşık bir aydır okula gitmiyor, yürümekte zorlanıyor ve halsizlikle beraber sürekli uyuduğunu söylüyor. Onun gibi diğer çocuklarda içlerine kapanmış. Annelerse, çocukları daha fazla üzülmesin diye saklıyor gözyaşını.


Gün yavaş yavaş ağarırken, ayrılma vaktimiz geliyor. Roboskî’ye giden yolda, dağlar, sınırlar, kıvrılan yollar, sorgulamalar ve adalet arayışı değişmiyor. Değişen tek şey, artarak büyüyen acı oluyor…


(gk)