Yarım kalmış vasiyet... Kefen, ölüm, yüzyıl...
11:30
Esra Gültekin / JINHA
Yaşadıklarını, beraberinde götüren kadınlara..
Bir insan neden kara kefenle gömülmek ister? Kara kefenle gömülen herhangi biri geliyor mu aklımıza? Ya da şöyle diyelim, Ölüler her zaman beyaz kefenle mi gömülür?
Bu topraklarda, kara kefen ile gömülen bir kadın yatıyor. Adı, Varter.
‘Kimliksiz, dilsiz, isimsiz giden kadınların hikâyesi’
Zaman, kimine göre doldurulması gereken bir defterdir. Kimine göre, bir kitap misali açıp okunmak içindir. Kimine göre ise anımsamak içindir zaman. 1915’in Nisan’ında, baharın tazeliği ile eriyen karın koyaklardan aşınması ile doluyor su yatakları. Oysa Hizol’ün yatağını, genç- yaşlı, çoluk-çocuk, kadın ve erkeklerin bedenleri dolduruyor. Zaman orada ölümle ifadesini buluyor en çok. Hizol için “haftalarca kan aktı” denmesi de bu yüzdendir. 24 Nisan 1915, Ermeni Tehcirinin 98. Yıldönümü. Tam doksan sekiz yıl. Dile bile kolay değil söylemesi. Acı, kan, gözyaşı, çığlık ama en çokta öfke barındıran doksan sekiz yıl. Erkeğin yarattığı savaşlarda, savaş ganimeti olarak görülen kadınların ortak yaşamından kısa bir alıntı bu. Ölüme yaklaşırken, kara kefenle gömülmeyi isteyecek kadar büyük sancılara katlanan kadınların… Yaşamları boyunca kimliğini, dinini, dilini saklamak zorunda bırakılan kadınların… O kadınların sustuğu yerde, susan zamanın yeniden akması ise başka ağızlardan ancak. Tarihi, saati, yeri belli olsa bile, nedeni “belirsiz” bir sürgün, bir yok oluşun hikâyesi…
Tarih kitaplarının hangi sayfasını çevirsek, ilk elden gözümüze bir “kahraman” ordusu çıkıyor. Ermenilerin değimiyle “Ölüm mangaları”... Ermeni tehciri üzerinden geçen zamanda da görülen o ki, tehcir edilen halklar değişse bile “ölüm mangaları” değişmiyor, kadınların yüzüne nakşedilen acı, her geçen gün daha da derinleşiyor. 24 Nisan 1915’te, bütün mal varlıklarına el konulduktan sonra Müslüman erkeklerin el koyduğu güzel, becerikli ve zeki ermeni kadınlar… Varter, o kadınlardan sadece biri. Gülçiçek Günel Tekin’in yıllar evvel kaleme aldığı “Kara Kefen”, Müslümanlaştırılan Ermeni kadınların ve haftalarca kan akan Hizol çayının hikâyesin anlatıyor bize. Kitaba ismini veren “Kara Kefen” ise, Varter’e ait. Ölürken bile yasını tutan Varter’in kara kefenle gömülmesinin acı hikâyesi.
Varter, diğer Ermeni kadınlar gibi yaşadıklarını çocuklarından gizlemiş. Yaşadıkları konuştukça kanayan, sustukça büyüyen bir yara olmuş. Yıllar sonra Gülçiçek Günel, Varter’i kızı Şirin’den dinliyor, “onun yaşamı karaydı, kefeni de yaşamı gibi kara oldu” diyor. Elazığ’ın Kulveng köyünde yaşayan bir Ermeni ailenden olan Varter, Ermeni tehciri sırasında henüz 15-16 yaşları arasındadır. O dönem hem hayatını kurtaracak, hem de hayattaki en büyük üzüntülerinden birini yaşatacak olan Cafer Gangotan(Tan) ile evlendirilir. Cafer, o dönem askerlik yapan ve ailesinin de önceden tanıdığı bir kişidir. Dersim’in Hozat ilçesinde dünyaya gelen Cafer, tehcir sırasında Varter’in ailesinin de içinde bulunduğu ve Hizol çayında katledilen, cesetleri Hizol çayına atılan grupla beraberdir. Kendisi o katliamda yer almasa bile, bizzat tanık olmuştur bu vahşete. Varter bu gerçeği Cafer’den öğrenir. Ölenler arasında ailesinin dışında akrabaları ve arkadaşları da vardır. Hayatının ikinci büyük yıkımını o an yaşamaktadır. Çevresinde ona dair hiçbir şey kalmamıştır artık. Giderek büyüyen bir sessizliğin başlangıcı olur yaşadıkları. O dönem Varter’in dayısı, devletin askere giden Ermeni gençlerini katlettiğini duyar ve bu duyumunu paylaşır fakat kimse ona inanmaz. “Ben bizi katleden devlete askerlik yapmam” deyip Amerika’ya iltica eder. Belki de bu gerçeği önceden duyması onu hayatta bırakır.
“Her çeşmede, her suyolunda annemin, babamın, kardeşlerimin izi vardı…”
Tehcir edilenlere af çıkınca, Varter ve Cafer topraklarına geri döner. Varter ailesinin harabeye dönen evine yerleşir. Dağılan şeyleri toparlayarak geçmişin acılarını biraz olsun unutmaya çalışır. Fakat Cafer’in ailesinin ısrarı üzerine Kayseri’ye kendi ailesinin yanına dönüyor. Varter’in yüzleştikçe az da olsa azalan acıları katmerleşiyor. Üzüntüsünü "Her tarlada, her ağacın altında, her çeşmede, her su yolunda, annemin, babamın, kardeşlerimin izi vardı" sözleri ile anlatır.
Yıllar sonra Amerika’da olan dayısından mektuplar gelmeye başlar. Varter’i, hayatta kalan tek yakınının varlığı teselli eder. Fakat aradan geçen zamanda, dayısı rahatsızlanır ve Varter’e ölmeden kendisini görmek istediğini söyler. Cafer’in izin vermemesi sonucu gidemez. İçindeki yara daha da büyür ve o acılarını da beraberinde götürür.
“Ağzın bir yaranın ağzı: yaramızın, dünyamızın,”*
Varter, 1982 yılında hayatını kaybeder. Vasiyetinde, "Ben gün görmedim günlerim hep kara oldu. Hep acılar yaşadım. Yaşamım kara oldu. Ölürsem kefenim kara olsun! Mezarımı da yaptırmayın, dümdüz olsun” der. Öldükten bir yıl sonra mezar taşı yapılır, fakat vasiyeti tam olarak yerine getirilemez Varter’in. O vasiyet belki de doksan sekiz yıl sonra bugün, acıların kefenlediği bu topraklarda yeniden yüzleşme vakti olanağıyla yerine getirilecektir. Hizol’e, Varter’e ve daha nicelerine sorsak kim bilir daha neler anlatırlardı, açıklarlardı zamana, çocukların çığlıkları dolan ağızlarıyla.
*M. Çetin
(zd)

