Düşüncenin biçimlendiği çamurlu eller
12:40
Esra Gültekin /JINHA
AMED - Üretkenliğiyle beraber yaşama kendi bedeninde can veren kadının aynası olan toprağa, bereketli elleriyle anlam katan Seramik sanatçısı Zübeyde,” kadınlar olarak, binlerce yıldır yapmamız gerekeni yapmalıyız. Ayakta durmalı, direnmeli ve mücadele etmeliyiz. Bizler hayatı şekillendiren varlıklarız ve o hayata tırnaklarımızı geçirip mücadele etmek zorundayız” diyor.
Zübeyde Ünye, İzmir Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümü mezunu. İki yıl önce çalışmalarına başladığı Diyarbakır’ın Suriçi’ndeki seramik atölyesinde, resim ve seramik üzerine deneyimlerini aktarıyor meraklılara. Seramiğe olan tutkusunu daha üniversite yıllarında resim dersinden kaçıp seramik derslerine girişiyle anlatıyor ve ekliyor,”…çünkü zaten bildiğim bir şeydi, çamura bulaşırsam bir daha kurtulamayacağım” Kurtulamıyor ve yıllardır o çamuru işleyip, düşüncelerine biçim veriyor.
- Bize kısaca seramik sanatı ve öneminden bahseder misiniz?
Seramik, insanlığın ve medeniyetlerin ortaya çıkışından da önce var olan bir şey. Ateşin keşfedilmesinden sonra, insan hayatına giren önemli yeniliklerden de birisi. En geniş anlamıyla pişmiş toprak demekte mümkün. İnsanlığın İlk başta ihtiyaçtan dolayı ortaya çıkarttığı bu ürünler, günümüzde bambaşka bir sanatsal ifadenin malzemesi olarak kullanılmakta.
- Seramiği bilinir kılmak için neler yapıyorsunuz ve merak edenlere ne tavsiye ediyorsunuz?
Geçmişe baktığımız da Mezopotamya, uygarlıkların ilk ortaya çıktığı coğrafya. Burada müzelere gittiğinizde ya da var olan kazılara baktığınızda seramikle ilgili çok fazla bulgu var. Ama sanatsal anlamda seramik üretimi yapan atölye Diyarbakır’da yok. Belediyenin bünyesindeki atölyeler dışında bağımsız bir seramik atölyesi yok. Birkaç tane çini atölyesi var hepsi o kadar. Seramiğin günümüzde az biliniyor olması, günümüzle ilgili bir mesele. Atölyemiz, seramiği merak edenler için oldukça avantajlı bir yer. Burada bulunan ve satış yaptığımız bir bölüm olduğu için, birçok bilgiyi en baştan hem anlatma imkânımız oluyor, hem de pratik anlamda yaparken gösterebilme imkânımız oluyor. Son üç aydır düzenlediğimiz kurslara insanların oldukça yoğun ilgisi var.
- Seramik işlemelerinde daha çok neler ön plana çıkıyor?
Ürünlerimizde yaşadığımız coğrafyanın motiflerini, duygusunu, kültürünü yansıtmaya çalışıyoruz. Çoğu zaman, sipariş üzerine yaptığımız işlemelerde daha çok turistik çalışmalar yapıyoruz. Bunlar nedir? Mesela Diyarbakır’a özgü motifler, tarihi eserler vs… kullanıyoruz.
- Genel olarak, her alanda olduğu gibi seramiğinde yalnızca erkeklere mâl edildiği bir toplum söz konusu iken, kadın olarak çamuru işlemek ve ortaya yeni bir ürün çıkartmak nasıl bir duygu?
‘Hamuru yoğuranda, çamura biçim veren de aynı eller…’
Öncelikle belirtmem gerekir ki, seramik yapmak ve çamura bulaşmak şahane bir duygu. Bir kadın olarak erkeklerin sanılan bir işin, aslında kadınlara ait olduğunu göstermektir çamura meyletmek. Oradaki biçim verme telaşı, insana bambaşka bir duygu yaşatıyor. Zihninizde tasarladığınız görüntüye, ellerinizle şekillendirdiğiniz çamurda ulaşıyorsunuz. Ve o süreçte sabırlı olmayı, düşünmeyi, tasarlamayı her boyutu ile öğreniyorsunuz. Bölge’de de görmüşsünüzdür, kadınlar ekmek yaptıkları tandırları kendileri şekillendiriyor. Oradaki çamura erkek bulaşmıyor. Tandıra biçimini veren de, ekmeğin hamurunu yoğuran da yine kadın oluyor.
- Bu atölye ile beraber, çevreden ne gibi tepkiler aldınız?
‘Diyarbakır, yaşayan ve ruhu olan bir yer’
Diyarbakır’da böyle bir atölye açarken aslında sur dışında, Yeni Diyarbakır taraflarında bir mekân düşünmemiştim. Burada, Diyarbakır’ın hiçbir yerinde olmadığım kadar huzurlu ve güvende hissediyorum kendimi. Çünkü burada hâlâ devam eden o komşuluk ilişkileri mevcut. Örneğin, elektrikler kesildiğinde birden kapınız çalıyor ve karşı komşunuz “çalışıyorsunuzdur işiniz yarım kalmasın” diyerek size bir aydınlatıcı getirebiliyor. Ya da ışığınız yanarken, komşularınız yaptığı bir tabak yemeği getirip sizinle bölüşebiliyor. Bu paylaşımların hâlâ var olması çok güzel. Maalesef son otuz yılın getirdiği çatışmalı ortam buranın oldukça farklı algılanmasına neden oluyor. Ama burası yaşayan ve ruhu olan bir yer.
- Buranın dışına çıktığınız zaman, bir kadın olarak genelde yaşadığınız zorluklar neler oldu?
‘Ayakta durmalı, direnmeli ve mücadele etmeliyiz…’
Kadını her anlamda yetersiz ve eksik gören bir algıya sahip bu toplumda yaşamanın elbette zorlukları var. Bu algıya sahip bireyler, yaptığınız işi de aynı şekilde değerlendiriyor. Bu sorunun çok büyük boyutlu hallerini medyada her gün görüyoruz. Eşit işte eşit olmayan ücretle çalışmaktan, şiddetten, saygı anlamında erkeğe gösterilenden daha azını hak ediyormuşsunuz gibi davranılmasına kadar, öyle büyük boyutlu ki kadın olmak. Bende kadın olarak payıma düşeni görüyor ve yaşıyorum. Ama bütün kadınlar gibi yapmam gerekenin şu olduğunu biliyorum, ayakta durmak, mücadele etmek, yılmamak... Düşmek, yaralanmak, bir yerlerimi kırmak ve yeniden ayağa kalkmak… Bu deneyimleri yaşayan kadınların, kadınlarla ilgili daha duyarlı olduğunu düşünüyorum. Ben de sıkıntı içinde olan bir kadınla karşılaşınca paylaşmam ve yapamam gerekeni yapmaya çalışıyorum. O yüzden kadınlar olarak, binlerce yıldır yapmamız gerekeni yapmalıyız aslında; ayakta durmalı, direnmeli ve mücadele etmeliyiz. Bizler hayatı şekillendiren varlıklarız ve o hayata tırnaklarımızı geçirip mücadele etmek zorundayız.
- Son olarak atölyenizin ismi neden Pia ?
Aslına bakarsanız ben, Manisa Akhisar’lıyım. Yani köken olarak yörüğüm. Akhisar’da, Dersim’den sürülmüş bir aile vardı. Atölyenin ismi ne olsun diye düşünürken Pia olsun demişti. Anlamını sorduğumda ise, “birlikte ve beraber” demek olduğunu öğrendim. Zaten atölyeyi en başta iki arkadaş açmıştık. Birlikte ve beraber kavramı böylece anlamını bulmuş oluyordu. Sesi ve tınısı da hoşuma gidince, bu isimde karar kıldık. Ve iki yıldır, farklı kökenlerde seramik meraklıları ile çeşitli işlemeler yapıyoruz.
Fotoğraf - Kamera: Esra Gültekin
(eg/zd)

